Bu tanımı, ekonomi literatürüne yerleştiren isim, Prof. Dr. Osman Altuğ’dur. Uzun yıllar, ülkenin uyguladığı ekonomik modeli eleştirmiş, neoliberal modelin üçkâğıt üzerinden devam etmesinin sakıncalarını ortaya koymuştur.
Şüphesiz onun üslubu, herkesin kolay anlayamadığı ekonomik terimleri, rahat öğrenme ve kavrama fırsatı yaratmıştır. Buna rağmen, uyarılarına kulak veren olmamıştır. Ancak son yaşanan devasa kriz, Osman Altuğ hocayı bir kez daha haklı çıkarmıştır.
Nedir “Üç Kâğıt Ekonomisi?”
Sermayenin üretim ve istihdam yerine; döviz-faiz-borsa üçgeninde katma değer yaratmayan kısır döngüsüdür. Sıfır inovasyon, sıfır üretim, sıfır katma değer ile oturduğun yerden para kazanma işidir. Böyle bir modelde rakamlar yalan, hikâyesi palavra, kazancı sanaldır.
Bugün yaşanan ve herkesin dudaklarını uçuklatan borsa ve fon krizi, yeni bir hikâye değil. İmarbank, Jet Fadıl, Banker Kastelli, Selçuk Parsadan, Tosuncuk, Saadet Zinciri, Kripto para vurgunları… say sayabildiğin kadar. Cümlesi modelin yan ürünleri idi.
Son kriz; “Üç Kâğıt Ekonomisi” tercihinin yürümediğini, yürümeyeceğini ayan beyan ortaya koymuştur. Aslında hiç kimse, meseleye bu yönüyle bakmıyor. “Üç Kağıt Ekonomisinin”, akıl almaz ‘üçkağıtçılıklar’ ürettiğini fark edemiyor.
Türk Dil Kurumu sözlüğünde; Üçkâğıtçılık için, üç kâğıtla oynanan hile oyunudur tanımı yapılmış. Halk arasında, mecaz olarak kullanılır bu tanım. Yalancı, güvenilmez, aldatıcı insanlar için ifade edilir. Üçkâğıtçı tanımı; üç iskambil kâğıdın yerini değiştirerek oynanan bir sokak oyunudur. “Bul Karayı, Al Parayı” benzeri bir oyundur.
Rahmetli Necmettin Erbakan’ı anmasam olmaz. O yıllarda ortaya attığı ve ısrarla savunduğu bir model vardı: “Adil Ekonomik Düzen”. Üretime, katma değere, istihdama, gelir adaletine vurgu yapan bir programdı bu. Diğer yönüyle, mevcut ekonomik sisteme bir itirazdı. Ne yazık ki o günün ağır siyasi tartışma ortamında, görüşleri istihza ile karşılandı ve ciddiye alan olmadı.
Erbakan Hoca geleneğinden gelen AK Parti; iktidarı boyunca, Adil Ekonomik Düzenden hiç bahsetmedi. Neoliberal düzenin devamından yana tercih kullandı. Bu serüvende bir yandan hamaset, bir yandan dava misyonu ile kitleleri ikna etmeyi başardı. Ancak sistem; 2018’den beri tehlike sinyalleri vererek, geldi ve son krize dayandı.
Bugün aklımıza ve vicdanımıza saplanan hakikatler var.
Üretim varsa istihdam var. Üretim varsa katma değer var, üretim varsa tasarruf var. Var da var..
Kim ne kadar faiz veriyormuş diye bankaları dolaş. Paramı Dolara mı yoksa Euro’ya mı bağlayayım diye ter dök. Altın yükselir mi, düşer mi? diye kafanı böcelendir. Borsada hangi hisse prim yapar diye gerilim yaşa. Arada mahalli üçkâğıtçılara, hanımın bileziklerini kaptır. Kripto para oyna. Kazanınca hopla, kaybedince intihar et.
Osman Altuğ hocanın deyimiyle, “Üç Kâğıt Ekonomisinin” geldiği nokta bu.
Dünyada dört mevsimin aynı anda yaşandığı bir coğrafyanın, en mümbit topraklarında, bugün akıl almaz bir gıda enflasyonu yaşıyoruz. Genel ekonomik tabloda, ümidini kaybeden gençlerimiz yurt dışına gidiyor. Son fon krizinde mağdurların büyük bölümünü, 25–35 yaş aralığındaki gençlerimiz oluşturuyormuş. İş yok, üretim yok. İstihdam yok. Ümitler borsanın hayal âlemine bağlanmış. Kepenkler kapanıyor, fabrikalar başka ülkelere taşınıyor. Faize deli paralar ödeyen bir hazine, emeklisine arzu ettiği maaşı veremiyor…..
Gelinen nokta itibarıyla; mesele iktidarı suçlamak değil. Hatırlı isimler, siyasi isimler, akademisyenler ve diğerleri bu işin içindeymiş. Bence bunların benim için hiçbir önemi yok. Bu model böyle devam ettiği sürece, yeni “Üçkâğıtçılar” çıkarmaya devam eder. Yaklaşık son 50 yıldır, bunun örneklerini yaşamadık mı?
İş bu noktalara geldiğinde; ne din, ne etnisite, ne parti, ne muhafazakâr, ne laik kalır ortada. Hava para kazanmanın dini de olmaz, imanı da olmaz, siyaseti de olmaz. Son krizle ilgili, üzülerek takip ettiğim bir tablo var. Deniyor ki muhafazakâr kesim panikte. Bugüne kadar, dini ön plana alan söylemlerle siyaset yapanlar, umreye özel jet gönderenler, asrın soygunculuğunun içindeymiş. Öyle olsa bile, ne fark eder Allahaşkına!!
Zira onların dini söyleminin, Kur’an bilgisiyle uzaktan yakından alakası yoktur. Mevki ve makama ve menfaate sırtını dayamış, bir dini söylemdir onların yaptıkları. Niye mi böyle söylüyorum?
Kur’an, Allah’ın asla affetmediği iki konuyu, üzerine basa basa anlatıyor. Birincisi şirk. İkincisi faizcilik. Emeği, üretimi, tasarrufu, piyasayı tavsiye eden Kur’an, elbette faizi şiddetle eleştirmiştir.
Şu ayete dikkatinizi çekmek isterim: “Mallarını Allah yolunda infak edenler, toprağa bir buğday tohumu atmış gibi olurlar. O tohum yedi başak bitirir. Her bir başağında yüz dane olur. Tercihini doğru yapana Allah, kat kat fazlasını verir…” (Bakara- 216)
Bu ayetin gerçek hakikati ne yazık ki verilememiş, savuşturulmuştur. Sadece infak edin, malınızdan harcayın diye yorumlanmıştır. Ancak aslı öyle değildir. Arapçada “Nafak” tünel anlamındadır. İnfak etmek, tünelden çıkarmak demektir. Tünelden neyi çıkaracaksın? Biriktirdiğin altını, gümüşü ve parayı. Zira Allah biriktirenleri sevmez. Bir başka ayette, bunu yapanları ateşle uyarmıştır.
İnfak edeceksin, yani tünelden çıkaracaksın. Yatırıma, üretime, istihdama yöneleceksin. Buğday tohumu gibi toprağa atacaksın. Nasıl her bir başağında yüz dane olacak? İşte bu sayede. Faizle, dövizle, hisse senediyle uğraşmayacaksın.
O muhafazakârlar, bu bilgileri bilmez.
Bir de şunu bilmezler; Allah bizi sevmiyor!!!!
Niye mi?
Şu ayete kulak verelim:
“Allah faizli işleri daraltır. Sadakaları arttırır. ALLAH AYETLERİ GÖRMEZLİK EDEN SUÇLULARIN HİÇ BİRİSİNİ SEVMEZ.” (Bakara- 277)





YORUMLAR