Ahmet İNCE

Ahmet İNCE

gordesgazetesi@gmail.com

Bir Zamanlar Çocuktuk!

23 Nisan 2026 - 17:25 - Güncelleme: 23 Nisan 2026 - 17:25
Reklam

            Hayatımızda cep telefonu, internet, dijital platform, sosyal medya yoktu. Televizyonla daha yeni tanışmaya başlamıştık. Ve biz, o bir zamanların mutlu çocuklarıydık. Köyümüz, mahallemiz, sokağımız mabedimizdi. Çılgınca oyunlar oynar, kendimizden geçerdik.
            Seksek oynardık, biçimli taşlarımız vardı. Dana döndürürdük en iyisinden. Mendil kapmaca oynardık ter dökerek. Uzuneşek oynardık, sırtımız kütür kütür öterdi. Takla güvercin oyunun keyfi, her zevke bedeldi. Hele kaçak polis oyunu, bizi bambaşka dünyalara götürürdü.
            Acıkırdık sokaklarda, annemiz bir dilim salçalı ve zeytinyağlı ekmeği ayağımıza getirirdi. Hem yer, hem koşardık. Çocuktuk, bazen taşlaşırdık. Çocuktuk ağaç tepelerine çıkardık. Ara sıra düşer, kafamız delinir kanlar akardı. Hayatımızda hastaneye gitmek yoktu. Mahallenin en mahir kadını, hemen müdahale ederdi. Tuzlu ve zeytinyağlı hamur hazırlar, yaramıza sarardı. İki günde iyileşirdik. Mahalle maçları yapardık sokaklarda. Taştan kalelerimiz olurdu. Goldü, değildi diye kızardık birbirimize. Bu golü de saymayanın anası babası ölsün derdik.
            Her birimizin evinde, ninemiz ve dedemiz olurdu. Annemiz, babamız kaş çatsa onlara sığınırdık. Onlar meleklerimizdi. Kucaklayan, kanatlayan, bağrına basan birer melekti bizim için. Dedemizin, ninemizin elinden tutup çarşıya gitmek, saadetlerin en büyüğüydü. Masal anlatırlardı, hikâye anlatırlardı her gece. Ruhumuz o hikâye ve masallarla beslenir, kişiliğimiz gelişirdi.
            Yer sofrası atılırdı evlerimizde. Hep beraber otururduk. Önce büyükler başlardı yemeğe, sonra biz. Görgüydü, gelenekti. Ne konmuşsa onu birlikte yerdik. Şunu beğenmiyorum, bunu yemiyorum diye bir şey yoktu. Yer sofrasında paylaşmayı, nimete şükretmeyi öğrenirdik. Dedemiz ya da ninemiz mutlaka sofra duası yapar, biz de amin derdik. Yalnızca midemiz değil, böylece ruhumuz da doyardı.
            Haftada bir gün, sinemaya giderdik. Çoğunluğu siyah-beyazdı. Hayatımızdan, ruhumuzdan filmlerdi. Hulusi Kentmen babacandı, çünkü bıyıklarına hayrandık. Vahi Öz koca göbekliydi, taklitleriyle kendimizden geçerdik, bizde onu taklit ederdik. Erkek çocuklarının idolü Ayhan Işık’tı. Kızlarınki Belgin Doruk’tu. “Ayhan Işık tahta kaşık, Belgin Doruk ona âşık” tekerlemesiyle birbirimize takılırdık. Duygularımız, heyecanlarımız gibi filmlerimizde masumdu.
            Okula giderdik şen ve şakrak. Öğretmenlerimiz kılık ve kıyafetleri ile pırıl pırıl çıkarlardı karşımıza. Yalnızca öğretmezler, aynı zamanda eğitirlerdi bizi, biz farkına varmadan. Doğru ve dürüst olmayı, yalan söylememeyi, vatanı sevmeyi öğretirlerdi bize. Onlar çocukluk ruhumuza taht kuran birer kahramandı. Sorduklarında büyüklerimiz bize; “Büyüyünce ne olacaksın” diye, cevabını düşünmeden verirdik: “öğretmen olacağım.”
            Sonra her şey hızla değişmeye başladı. Köyler kasabalara, kasabalar şehirlere akın etti. İş ve aş artık şehirlerdeydi. Zamanla şehirler şişti. Önce apartmanlar dikildi. Yetmedi dev siteler devreye girdi. Ulaşım, eğitim, sağlık ihtiyaçları ciddi problemlerle doldu. Anne işe, baba işe çıktı, çocuk ta okula. Dede ve nineler hanemizden koptu gitti ve huzurevlerine yerleştirildi. İktisadi problemler hiç eksilmedi. Geçim sıkıntısı, iş kaygısı tercihleri yerle bir etti. Evlilik yaşı yükseldi, çocuk sayısı hızla geriledi.
            Diyebilirim ki ülke son 40 yılda, bambaşka sosyo-ekonomik bir yöne savruldu. Ne hüzündür, bu savrulmadan en fazla etkilenen çocuklarımız oldu. Ülke olarak, bu savrulmayı iyi okuyamadık. İktidarlar bu sosyolojik hikâyenin, farkına bir türlü varamadı.
            Derken, bir büyük bela hayatımıza girdi ve meselelerimizi daha da içinden çıkılmaz hale getirdi. İnternet, dijital platform, cep telefonuyla tehlikeli mecralara sürüklendik. Bugün yaşadıklarımız bir olay değil, bir vakıa. Yani bir günde ve bir yılda cereyan etmiş işler değil. Kademe kademe, boza boza bu hale geldik. Kusurumuz ve kabahatimiz, farkına varamamak ve anlayamamaktı.
            Sokak ve mahalle kültürü bitti. Çekirdek aile yapısıyla, dedelerimizi ve ninelerimiz kaybettik. Konuşmayı iptal ettik. İnsanın ilacı insandı eskiden. İnsanın zehrini insan alırdı eskiden. Bugün insanın ilacı cep telefonu ve dijital platformlar. İnsanın zehrini almıyor aksine zehirliyor.
            Akşam yemeği yiyoruz. Annenin dizisi var. Hayatın gerçeklerinden ve ruhumuzdan uzak diziler bunlar. İnancımızı, değerlerimizi, kültürümüzü hançerleyen diziler. Babanın elinde cep telefonu, çocuk odasında internete dalmış. Kimse birbiriyle konuşmuyor. Aile, çocuğum ne izliyor diye merak bile etmiyor. Ev böyle, çarşı sokak farklı mı?
            Akıl almaz cinayetler, aile içi şiddet, şehirlerdeki öfke patlaması sıradan mı? Okul saldırılarını yapan çocuklarımız, hangi çıkmazlarımızın, hangi umursamazlıklarımızın ürünü?
            Ve bu hengâmenin, en büyük mağduru çocuklarımız oluyor. Bilinçsiz aileler,  meselenin ruhunu anlayamamış bir eğitim sistemi, derdi daha da azdırıyor.  Öğretmen çocuğun başını okşuyor. Şak, velisi Cimer’e şikâyet ediyor. Tecrübeli bir eğitimci, çocukta bir takım yanlışlıklar fark ediyor ve ailesini çağırıyor. Anlatıyor nazikçe. Annenin cevabı harika; ‘sen benim çocuğumu lekelemek mi istiyorsun?” Gerçeklere sırt çevirmenin ürünü bu.  Nasıl böyle oldu? Çocuklarımızı prens ve prenses haline getirerek. Öğretmenin kıyafeti serbest. Hiçbir öğrencinin idolü artık öğretmeni olmuyor.
            Yıllardır test kutularına hapsedilmiş çocuklarımız. Ruhları köleleştirilmiş. Onların kıymeti harbiyesi ne biliyor musunuz? Kaç net çözdün, kaç yanlışın var? Çocuğa bir değer olduğunu, varlığının kıymetini kim anlatacak? Dizilerden başı kalkmayan anneler mi? Cep telefonu elinden düşmeyen, bir sürü maskaralıklar izleyen babalar mı? Yoksa ne yaptığını bilmeyen Milli Eğitim Bakanlığı mı?
            Çocuğa elif ba öğretmek, subhanekeyi ezberletmek, dini eğitim sayılırdı köylü Türkiye sosyolojisinde. O devirler geride kaldı. Bugünü hala fark edemeyen, anlamayan, anlamamakta ısrar eden bir Milli Eğitim Bakanlığı var. O eski anlayışa bugün sarılmak, boşa kürek çekmektir.
            Urfa, Kahramanmaraş saldırılarına gelinceye kadar, kaç yılda bu çocuklarımız neler yaşadı. Felaket bangır bangır geliyorum diye haykırdı. Akran şiddetinde kaç çocuğumuz öldü. Uyuşturucu operasyonlarında, kaç çocuğumuz yakalandı. Kaç çocuğumuz, çetelerin elinde tetikçi oldu. Kaç çocuğumuz, aile içi şiddetin bazen faili, bazen mağduru oldu. Kaç çocuğumuz, uyuşturucu kullanır hale geldi
            Mesele, sadece silah kullanan o çocuklarımız değil. Beyni karıncalaştırılmış, ruhunda derin darbeler almış çocuklarımız ne olacak? Ne kadar var? Bilmiyoruz. Kimler bilmiyoruz. Nerede ikamet ediyorlar bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz acıtıcı bir gerçek, onların var olduğu.
            Bir zamanlar biz çocuktuk.
            Bugünün çocuklarına, hüzünle ve kaygıyla bakıyorum.
            Önce Milli Eğitim Bakanlığı, kendini sorgulayacak ve toparlayacak. Sonra aileler, sonra toplum. Çocuklarımız elimizden çıkıp gitmek üzere. Acil bir başlangıç yapmamız gerekiyor.

Bu yazı 145 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum