Son günlerin, en çok konuşulan konusu tarikat ve cemaatler. Bir cemaate yönelik soruşturma kapsamında, ortaya çıkan mali tablo herkesi elbette şaşırttı. Tarikatın içerdiği anlamla, ortaya çıkan mali tablonun, ruhlarda yarattığı çelişkiye bir türlü anlam verilemedi.
Bu konuyu anlatmak istiyorum.
Ancak önce yaşanmışlıklarla ve yaşadığım devasa tecrübeyle başlamak zorundayım.
Eski Gördes’te tarikat ehli önemli isimler vardı. Mutaf Dede, Hazret Hoca gibi. Onların hikâyesini büyüklerimizden çok dinledim. Gördes’in yenisine çıkıldığında, tarikat yolu devam etti. Nazmi Çivi, Helvacı Emin gibi isimlerle yola devam edildi. Bu iki isme yetişemedim.
Yakın zamanın iki ismiyle, uzun yıllar beraberliğim oldu. Birisi Uşşaki tarikatına bağlı Çakır Emmi, diğeri Mevlevi yoluna bağlı Leblebici Niyazi idi. Haftanın belli günlerinde, bir evde toplanıp sohbet eder, zikr çekerlerdi.
Bu yolun sevdalılarının özellikleri ortaktı.
Kimisi sanatkâr, kimisi meslek sahibi, kimisi esnaftı. Yaşam biçimleriyle toplumun içinde yıldız gibi parlarlardı. Ne gibi mi diyeceksiniz? Doğruluk, dürüstlük, eminlik, ağırbaşlılık, mütevazılık, yardımlaşma ve nicesi onların ortak karakteristiğiydi. İtikat olarak yürüdükleri yolda, zerre miskal hata yoktu.
Şöyle düşünün. Tahsil yapıyor, 4 yılı tamamlıyorsunuz. Yetinmiyorsunuz. Yüksek lisans, doktora için çalışıyorsunuz. Onların yolu böyleydi. Bir gün Leblebici Niyazi amcaya sordum; “Toplanıp zikir çekiyorsunuz. Bu nasıl bir şey?” Cevabı şöyleydi; “ Tatlı çok tatlı bir şey..”
Parayla pulla ilişkileri olmazdı. Kimseden istemezler, kimseyi zora sokmazlardı. Hediye dahi kabul etmezlerdi. Ben şahidim, bir gün Çakır Emmiye birisi bir şey getirdi. “Alamam yavrum. Sen onu git ihtiyaç sahiplerine ver” dedi. Tek harcamaları ikramdı. Uzun yıllar sabah namazında, Ulu camide beraber olduk. Namaz sonrası önce çorbamızı yudumlar, sonra Halkalının kahvesine çay içmeye gelirdik. Her gün bir kişi, sırasıyla ikramda bulunurdu.
Yıllar geçtikçe, onların yüreğindeki yangını ve inceliği fark etmeye başladım. Bu yol, onları bir “HAL GÜZELLİĞİNE” ulaştırmıştı. İnsanı, toplumu hem aydınlatan ve hem ısıtan bir güzellikti bu. Ne evliyalık, ne velilik, ne de mürşitlik değildi onların yaşadığı. Takip ettikleri tarikat yolu, böyle bir şeydi işte.
Yesevi ile Anadolu’da açılan ve asırlarca tekâmül eden bir serüvendi bu. Bu konuda çok araştırdım, çok bilgilendim. Ancak yukarıda zikrettiğim yol üzerine, yeterince bilimsel ve tarihi araştırmalar yapılmadığını gördüm. Konuyla ilgili olarak, yakın zamanda Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak tarafından kaleme alınan yazılar ufkumuzu açtı, bilgimizi yerli yerine oturttu.
Klasik tarikat, şeyh, mürit yapısının ve tevatür hikâyeciliğin dışında asırlardır devam eden ve halkın içinde daha farklı bir yol vardı. Mutaf Dede’den Çakır Emmiye uzan bir yol. Buna, bugün bir isim veriliyor.
Ben o ismi kullanmak istiyorum: TÜRK HALK MÜSLÜMANLIĞI
Ahmet Yaşar Ocak, bu konuyla ilgili olarak şu tespitleri yapıyor:
“Türk Halk Müslümanlığı ne demektir? Bu terimin ne anlama geldiğine ve bununla ne kastedildiğine kısaca dokunmak, söylenecek olanların doğru anlaşılması bakımından faydalı olacaktır.
Türk Müslümanlığı ifadesi; halk İslam’ı, halk Müslümanlığı, popülist veya popüler İslam,, elitist İslam, Kur’an Müslümanlığı, geleneksel İslam vb., günümüzde sık sık duymaya, hatta kullanmaya başladığımız; kimisi sosyolojik, kimisi antropolojik, kimisi teolojik, kimisi tarihsel bakış açısını yansıtan. İslam veya Müslümanlıkla ilgili bir dizi terim arasında, nispeten yeni olan bir ifadedir.
…..Hiç şüphesiz bu, kanaatimizce günümüz Türkiye’sinde araştırılıp anlaşılması ve tartışılması gereken çok mühim bir mesele olarak gündeme geliyor.” ( Türk Sufiliğine Bakışlar, İletişim Yayınları, Sf; 76, 2007, İstanbul)
20 yy’dan itibaren, hem bizde ve hem diğer Müslüman ülkelerde, tarikat yapıları hızla bozulmaya başladı. Bunun itikadi olduğu kadar, siyasi, iktisadi ve sosyal sebepleri var. Türk Halk Müslümanlığının aksine, hızlı biçimde taraftar toplama gayretine girdiler.
İtikat olarak; ciddi bir sapma gösteren bu tarikat ve cemaatler, taraftarlarını beyin yıkayarak toplamayı başardı. Ne gibi mi? Mesela öyle şeyhler çıktı ortaya. Muhammed Aleyhisselamla konuşuyor. Cebrail’den mesaj alıyor. Kabir sualinde müridinin yanında sualleri cevaplıyor. Ahiret hesabında şefaat ediyor. Depremi durduruyor. Bazen Mürşid-i Kamil oluyor, bazen İnsan-ı Kamil..
Sonra para meselesi devreye girdi. İki cihanı garanti eden müritler, para yağdırmaya başladılar. Güç büyüdü, şirketler, işletmeler bir biri ardınca geldi. Siyasetçiler böyle yapılara, oy diye baktı. Bunlar da siyasetçilere, itibar ve imkân gözüyle baktı. Böylesine bir büyüme, tabii olarak yabancı ellerin ilgi alanına girdi.
Yakın zamanda Iraktaki Keşnizani Tarikatı ve bizde Fetullah Gülen Cemaati buna örnektir. Keşnizani Saddam’ı mahvetti, FETÖ’nün benzer teşebbüsü başarıya ulaşamadı.
Bugün tarikatların büyük çoğunluğu, itikat olarak şirk çukuruna yuvarlanmış durumdadır. Tarikat ve cemaat yapıları, finansal olarak denetim ve kontrol altında olmalıdır. Ne yazık ki bugüne kadar bu yapılamamıştır.
Diğer yönden, Diyanet üzerindeki ölü toprağını üzerinden atmalı, çağın dert ve problemlerini dikkate alarak, yeni bir üslup ve yeni bir anlatım tarzı geliştirmelidir.
Mutaf Dede, Hazret Hoca, Nazmi Çivi, Helvacı Emin, Çakır Emmi, Leblebici Niyazi’nin temsil ettiği Türk Halk Müslümanlığından, bugün nereye evrildik. Onların her biri “Hal Ehli” idi. Bugünkülerin ne olduğuna siz karar verin…





YORUMLAR