Fatma VURAL

Fatma VURAL

fvur.69@gmail.com

Toronto Gezi Günlüğü-I

19 Ağustos 2026 - 18:50 - Güncelleme: 19 Ağustos 2026 - 18:51

Toronto Pearson Havaalanına indikten sonra ülkeye giriş işlemlerini yaptık. El izi, fotoğraf çekimi, belge yükleme gibi hepsi teknolojinin getirdiği kolaylık ile çabucak oldu. Birçok cihazın bulunduğu yerde giriş işlemlerini kendimiz yaptık. Sıra valizlerimizi bulmaya geldi. Onu da çok kolaylaştırmışlar. Gelen uçakların adı ve numarasına göre valizlerin alınacağı platformlar ayrılmış. Kanada'ya gelenyolcular, indikleri uçağın ayrıldığı platformun numarası neyse oraya gidip kolaylıkla valizlerini alıyorlar. Biz de valizlerimizi çok kolay aldık. Valizleri taşımak için el arabalarının olduğu yerden iki tane el arabası aldık. Yine kolaylıkla valizlerimizi hava alanının dışına taşıdık. Bu arada hiç beklemediğimiz bir şey ile karşılaştık. Sıcak hava. Kışı eksi 20-25 derecelerde olan bir yer için hiç bu kadar sıcak hava beklemiyorduk.
Havaalanının önüne çıktığımızda oğlum ve gelinim bizi çok bekletmedi. Valizlerimizi yerleştirdikten sonra evlerine gitmek için yola koyulduk. Yaklaşık 30 dakika sonra gökdelenlerin arasında bir yerleşim bölgesine geldik. Üç büyük gökdelenin olduğu bir sitenin araba garajına girdik. Valizlerimizi indirdikten sonra eve geldik. Evleri çok büyük değil ama çok işlevsel. Rahat bir ev. Daracık alanları çok iyi değerlendirmişler.
Geldiğimizin ertesi günü 1Temmuz Kanada Kuruluş Günü’ymüş(Canada Day).
Toronto'nun hükümet binasında kuruluş gününe özel etkinlikler, gösteriler düzenlenmiş. Ülkenin 1867 yılında İngiliz Kuzey Amerika Yasası ile bağımsız bir federasyon olarak kuruluşunu kutlayan resmi federal ulusal bayramıymış bugün. Hükümet binası, dev Kanada bayrakları ile süslenmiş. Hava sıcak olduğu için bahçeye serinletici su buharları hazırlanmış. Kutlama standları kurulmuş. İnsanların eğlenebileceği birçok köşe oluşturulmuş. Binanın içinde hükümet görüşmelerinin yapıldığı mekân, basın, medya duyurularının yapıldığı bölüm gezdiğimiz yerler arasındaydı. Binanın koridorlarına masalar yerleştirilmiş; küçüklere ve isterlerse büyüklere etkinlik, resim yapma alanları oluşturulmuş. Duvarlardaki tablolar ilgi çekiciydi. Kanada'yı yönetenlerin resimleri oldukça büyüktü. Ayrıca bu toprakların ilk sahibi olan yerlilerin resimleri de çok fazlaydı. Burada yerli halk olarak İnuitler ve Metisler de varmış ama asıl ilk gelenler Kızılderili halkmış. Günümüzden yaklaşık 15.000 yıl önce Bering Boğazı üzerinden göç eden yerli Kızılderililer asimile edildiği için bir çeşit özür dileme anlamında binanın içinde onların resimleri, görselleri, eşyaları ve ikonları pek fazlaydı.
Bir bölümde duvarı tamamen çocuk ayakkabıları ile donatmışlar. Toplu mezarda çocuk iskeletleri bulduklarında o olayı ölümsüzleştirmek için yapmışlar bunu. Hükümet binasını gezdikten sonra Kanada bayraklarımız ve kendi ellerimizle yaptığımız Kanada'ya ait görsellerin olduğu armalarla binadan çıktık. Buradan sonra oğlumun doktora öğrenimi yaptığı üniversiteye gideceğiz.
Toronto Üniversitesi, hükümet binasına çok yakın. Çok geniş bir alana kurulmuş.
Yeşilliklerin arasında ilgi çekici mimarisi olan binalardan oluşuyor. Modern binaların yanında daha çok klasik binalar var burada. Bizdeki Boğaziçi Üniversitesini hatırlatıyor. Binaların içine girip gezmedik. Sadece binaların isimlerini öğrendik. Ağaçların, çiçeklerin arasında bir üniversite… Ağaçların dallarında sincaplar geziniyor. Arada ağaçlardan aşağıya iniyorlar.
İnsanlardan hiç çekinmiyorlar. Geldiğimizden beri neredeyse hiç kedi görmedik. Sokak köpeği de yoktu. Ama sahiplerinin gezdirdiği cins köpekler çoktu. Burada insanlar çok farklı. Sanki her ülkeden çeşit çeşit insan var. İngiliz yönetiminin gerçekleştirdiği bir yöntem bu
 
galiba. Bütün halkları bir araya toplama, birlikte yaşatma girişimi. Özellikle dışlanmış, kabul görmeyen topluluklar da burada çok var. Kanada LGBT hakları konusunda dünyadaki en serbest ülkelerden biri. Ülkede eşcinsel evlilikleri yasalmış. Ayrıca cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği, anayasal olarak ayrımcılığa karşı koruma altındaymış. Bu yüzden gökkuşağı bayraklarını ve görsellerini her yerde görmek mümkün.
Buraya gelişimizin üçüncü gününde yani 2 Temmuz'da büyük bir alışveriş merkezi olan Winner’e gittik. Kılık kıyafetlten tutun her türlü yiyecek, ev eşyası, teknolojik aletler, süs eşyası her şeyin satıldığı bir yer. Hakkıyla gezseydik bir günde bitiremezdik kesinlikle.
Bundan daha büyük alışveriş merkezleri de varmış artık oralar nasıldır bilemiyorum. Bugünün akşamına bizi bir İran restoranına götürdüler. Ghazaleh İranlı. İran yemeklerini tanıtmak amacıyla böyle bir organizasyon yapmışlar. Restoranın adı: Pomegranate. İran yemekleri çok güzel yapılıyormuş burada.
İngilizce "Pomegranate""nar" anlamına geldiği için duvarlardaki raflarda nar figürleri, süsleri var. Bu kelime Latince "taneli elma" anlamına gelen pomum granatum ifadesinden türemiş. Restoranda her yerde olduğu gibi başlangıçta sıcak pide yanında meze türü açış yemekleri getirdiler. Mirza Ghasemi, Kuzey İran'a özgü bir meze. Közlenmiş patlıcan, sarımsak, domates ve yumurtanın kavrulmasıyla yapılmış. Zeytun Parvardeh ise zeytin, nar ekşisi, bol ezilmiş ceviz, sarımsak ve taze otlarla marine edilmiş bir meze.
Lezzetleri güzeldi. Bir de bunların yanında Mast o Khiar adında bir meze daha vardı. Bizim cacığımıza benziyordu. Ama bu, çok daha yoğun bir kıvama sahipti. Yoğurdun içinde belirgin kuru nane vardı. Ana yemekten önce içeceklerimiz bakır bir sürahi içinde geldi. Adı Doogh (Duğ) olan bu içecek bildiğimiz ayrandan farklı olarak içine bol kuru nane, kekik konulmuş, ferahlatıcı bir içecekti. Ayrıca içinde buz parçaları da vardı. Mezelerimizi sıcak pide eşliğinde yedikten sonra meşhur İran mutfağının en güzel ana yemekleri geldi. Yemeklerin hepsini aynı anda aldık, tabaklarımıza birer parça alıp tattık. Ana yemeklerinin yanında da olmazsa olmaz ne vardı bilin bakalım? İran'a özgü basmati pirinç ile yapılmış pilavlar vardı. Safranlı pirinç pilavı, baklalı pilav, dereotlu pilav ve sade pilav…
Ana yemeklerden Fesenjon(fisincan): Öğütülmüş ceviz ve nar ekşisinin yoğun olduğu tavuk etiyle yapılmış koyu renkli tatlı-ekşi arası bir güveç yemeği. Değişik bir tattı. Daha sonra Baghali Polo adında taze iç bakla, dereotu ve safranlı İran pirinciyle hazırlanmış, kuzu budu ile servis edilen nefis bir İran yemeği yedik. Bunlardan başka Qaymeh adında İran mutfağının en sevilen ve geleneksel et ve sarı bezelye yahnisi yedik. Ben bu yemeği çok beğendim. Bizim yediklerimiz kuzu eti ile yapılmış ama dana etiyle de yapılabiliyormuş.
İçine sarı bölünmüş bezelye ve kurutulmuş misket limonu konuluyormuş. Misket limonu (limoo amoni) sayesinde hafif ekşimsi bir aromaya sahip olan bu yemekten anlıyoruz ki İranlılar ekşiyi seviyor. Gelinim Ghazaleh'e soruyoruz: "İranlılar ekşi sever mi?" diye.
Ghazaleh, çok sevdiklerini, her yemeklerinin ekşi olduğunu belirtiyor. Ayrıca bu yemek de İran pilavı ile sunuluyor. Yemeğin içine de pilava da safran mutlaka koyuyorlar. Zerdeçal da vazgeçilmez baharatlarından biri. Morgh-e Torsh İran yemeği tavuk etiyle yapılmış bir yemek. Yine bu yemeğe de zerdeçal, nar ekşisi ve ceviz konulmuş.
Zengin Pers kültürünün yemeklerine etkisi büyük olmuş. Baharat bakımından zengin tatlar var. Yemeklerin yanında mutlaka pilav var. O da İran'a özgü basmati pirinç ile yapılıyor.
Yemeklerimizi yerken etrafı da inceliyoruz. İçerisi otantik bir yer. Geleneksel kilimler duvarlarda asılı. Sadi Şirazi'den ve Firdevsi'den sözler duvarlarda yerini almış. Tabii bunlar
 
Farsça yazılmış. Ghazaleh’e soruyorum: Ne yazıyor, diye. Ghazaleh önce Farsça okuyor sonra İngilizceye çeviriyor. Oğlum da bize Türkçesini söylüyor. ”Sevinmek istiyorsan sevindireceksin, sevilmek istiyorsan seveceksin.” yine başka bir sözü Sadi Şirazi’nin: “İyi şeyler mutlaka çabuk biter.” Firdevsi’den de bir söz öğreniyoruz: “Tatlı söz söyleyen, hiç kimseden kötü söz işitmez.” Sözler hakkında konuşuyoruz biraz. Gerçekten anlamlı, zamana meydan okumuş sözler… Bu arada Sadi Şirazi’nin New York’ta Birleşmiş Milletler binası Cenevre ofisinin girişinde insanlığın birliğini vurgulayan ünlü “Ben-i Adem” şiirinin yazılı olduğunu da öğreniyoruz.
Şiirin Türkçesi şöyleymiş:
Bütün insanlar bir bedenin organları gibidir. Çünkü onlar aynı cevherden yaratılmışlardır. Zamanın biri, bir uzvunu sızlatırsa,
Diğer organların da huzuru kalmaz. Sen başkalarının acısını duymuyorsan,
Sana insan demek doğru olmaz, yakışmaz.

İnsanlığın birliğini, evrensel kardeşliği ve acıları anlatan bu şiir 13.yüzyılda yazılmış. Şair, tüm dünya insanlarını tek bir bedenin organları olarak tanımlamış, başkasının acısını hissetmeyen bir kişinin insan adını hak etmediğini vurgulamış. Şairin sözlerinin tüm zamanları etkilediğini, günümüz için belki çok daha önemli olduğunu konuştuk. Gazze’ye üzüldük, İsrail’e kızdık, İran-Amerika savaşını eleştirdik, Orta Doğu’nun çatışmalarını ve Ukrayna-Rusya savaşını da konuştuk. Nasıl bir dünyada yaşadığımızı sorguladık. Keşke elimizden bir şey gelse de savaşları önleyebilseydik, dedik. Ama ne çare ki dünyayı yönetenler, duvarlarına astığı sözleri ya uygulamıyorlar ya da anlamıyorlar.
Bugünü bu şekilde tamamladık. (Toronto’ya ait gezi ve gözlemlerim devam edecek.)

Reklam
Reklam
Reklam
Bu yazı 67 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum