Bundan birkaç yıl önce çocukların okuluna (Beşeylül ilkokulu) uğradım. Müdür beyin bir çayını içeyim dedim. odada iki üç kişi daha oturuyordu. Müdür bey bizleri tanıştırıyor. İçlerinden birini işaret ederek bu hocamız da bu okulumuzdan mezun oldu. Şu an Gazi’de profesör dedi. Ben de daha adamla tanışmamışım dedim ki Veli Urhan mı? Başta Veli hoca olmak üzere hepsi birden şaşırdı. Çünkü kerametimi güneş gibi zahir bir şekilde görmüşlerdi. Veli hoca bile nerdeyse bu durumu kerametime hamledecekti. Ama karşımdaki bir felsefeciydi. Haliyle temkinli davrandı ve kendisini nereden tanıdığımı sordu. Ben de tane tane anlattım ve böylece bir kerametim de boşa çıktı. Ta yıllar önce Veli hocanın bir kitabını edinmiştim. Gördes’e geldikten sonra birisi bana demişti ki Karayağcı’dan bir prof. çıkmış şu an Gazi Üniversitesinde. İşte müdür beyin odasındaki keramet dediğim şey ki birçok keramet gibi sadece parçaları birleştirmekten ibaretti ve bir tahmindi. Ve tahminim doğru çıkmıştı. Ben böyle ummadık bir anda hocayla tanıştığım için hoca da böyle ummadığı bir anda yıllar önce kitabını almış biriyle tanıştığı için ikimiz de çok memnun olduyduk. Sonra o kitabın serencamesinden biraz bahsetti. Fuko üzerine çalıştığını söyledi. Hatta halka bir konferans verebileceğini söyledi. Fakat böyle bir programın halkın dikkatini çekmeyeceğini, katılımın az olacağını söyledim. Belki de hoca kendi memleketine bir vefa borcu olarak böyle bir program düşündü bilemiyorum. Ve fakat hocanın geçen yıl vefat ettiğini duydum. Allah rahmet eylesin.
Aşağıda iki alıntı yaptım. Birisi Veli Hocanın Foucault üzerine hazırladığı kitabından diğeri de yine hocanın Foucault’tan çevirdiği bir kitaptan.
Önce Veli Hocanın Fuko hakkında söylediklerine bakalım.
Onun ilginç karakterini kendisiyle yapılan söyleşilerde kimi zaman kullandığı "yaşamın ve çalışmanın temel amacı, kişinin başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır; oyun ancak sonunda ne olacağını bilmediğin zaman oynamaya değer olur; kitaplarımın her birisi benim yaşam öykümdür" vb. cümlelerden çıkarmak da mümkündür. Foucault üzerine, altı aylık süreyle Paris'te kaldığım 1995 yılından bu yana, yaptığım telif ve tercüme bütün çalışmalarımdan sonra geriye dönüp baktığımda, kendisini Düşünce Sistemleri Tarihçisi olarak niteleyen bu ilginç düşünürü çalışmış olmaktan hiç pişmanlık duymadığımı, onun beni en çok etkileyen bir yanına işaret ederek söyleyebilirim. (Veli Urhan, Michel Foucault ve Düşünce Sistemleri Tarihi, 2013, Say Yayınları. Önsöz’den.)
Bu ikinci alıntı ise Foucault’un düşünce sistemleri içindeki yerine dairdir.
Batı’da felsefe öteden beri bilginin kaynağı konusuyla ilgili olarak temelde birbirinden farklı iki kanalda devam edegelmiştir:
Ada’da insan zihninin doğuştan boş bir levha olduğunu düşünen ampirizm, Kıta’da bilginin insan zihninde doğuştan geldiğini öne süren rasyonalizm. Benzer bir biçimde, XX. yüzyılda da Ada’da Russell, Wittgenstein, Ayer, Ryle, Austin ve Quine gibi düşünürler tarafından ampirizmden beslenerek gerçekleştirilen felsefe, çözümleyici bir dil felsefesi niteliğini taşırken; Kıta’da, yani Almanya ve Fransa’da daha çok teoriye, tarihe ve edebiyata yönelmek suretiyle farklı bir yol izlemiştir. Kıta Avrupa’sında çağdaş felséfenin başlatıcıları olarak Almanya’da Edmund Husserl’in, Fransa’da Henri Bergson’un adı anılabilir. Bergson’dan sonra Jean-Paul Sartre’da son derece edebi bir üsluba kavuşmuş olan Fransız felsefesi, parlak edebi hünerlerin yanı sıra, Ada’da egemen olan çözümsel disiplinden uzak bir özgürlükle teori kurma özelliğine sahip olur. İşte Foucault çözümleyici felsefenin katılığından ve sıkıcılığından ziyade Bergson’un ve Nietzsche’nin felsefi üslubundan gelen canlılığı işleyen bu geleneğin içinde yer alır. (Michel Foucault, Bilginin Arkeolojisi, İstanbul 2014. Ayrıntı yayınları. Fransızcadan çeviren: Veli Urhan. Sunuş yazısından.)
Foucault’u çevirmek zor görünüyor. Çünkü kitaplarında o kadar çetrefil ve uzun cümleler var ki sonuna geldiğinde başını unutuyorsun. Aslında bu problem birçok düşünürün eseri için söz konusudur.
Fransa’da 1960’ların sonunda bir protesto esnasında Foucault’un çekilmiş bir fotoğrafı var. Yanında Sartre var. Fuko’nun elinde borazan gibi bir ses cihazı var. Belli ki ortalığı velveleye veriyor. Vakti zamanında şöyle demiş Foucault: ‘insan’ figürü bir gün sahil kumuna çizilen bir yüz gibi denizin dalgalarıyla silinip gider.
Ve yıl 2026. Foucault’un ruhu hala Fransa üzerinde uçup duruyor. İşler biraz karışık gibi. Acaba diyorum Foucault bugün yaşasaydı aynı şeyleri söyler miydi?
Ne diyeyim. Filozofları çözmek tarihi çözmek kadar zor.





YORUMLAR