İnsan hayatının sonunda kendisine sorulacak iki soru olduğunu bilseydi, bugün yaşadığı hayatı farklı yaşar mıydı?
“Hayatında mutluluğu yakaladın mı?” Ve “Hayatın başkalarına mutluluk getirdi mi?”
2007 yapımı The Bucket List (Şimdi ya da Asla) filminde, Morgan Freeman'ın canlandırdığı Carter Chambers ile Jack Nicholson'ın canlandırdığı Edward Cole, Mısır piramitlerinin üzerinde otururken bu sorular üzerine konuşurlar. İyileşmesi mümkün olmayan ve yaşamın son dönemine gelmiş iki hastanın ölmeden önce yapmak istedikleri şeyleri gerçekleştirmek için çıktıkları yolculuk, zamanla yalnızca bir “ölmeden önce yapılacaklar listesi” olmaktan çıkar; hayatın anlamı, mutluluk, pişmanlık, dostluk ve insanın geride bıraktığı iz üzerine bir düşünme yolculuğuna dönüşür.
Carter'ın anlattığı eski Mısır inanışına göre insan cennetin kapısına geldiğinde iki soruyla karşılaşır. İlk soru kişinin kendi hayatında mutluluğu bulup bulmadığıdır. İkinci soru ise daha çarpıcıdır: “Senin hayatın başkalarına mutluluk getirdi mi?”
İşte belki de bütün mesele burada başlıyor. Çünkü insan çoğu zaman ilk soruyu düşünür, ikinciyi unutur. Günlük hayatın küçük olaylarına baktığımızda bunun ne kadar derin bir mesele olduğunu görürüz.
Bir arkadaşımız WhatsApp'ta bir şey paylaşır. Biz ona moral vermek için güzel bir cümle yazarız. Belki kendi yazdığımız bir makaleyi göndeririz. Belki onun hoşuna gideceğini düşündüğümüz bir fotoğrafı paylaşırız. Sonra bekleriz.
Gördü mü? Beğendi mi? Kalp attı mı? Teşekkür etti mi? Bir şey yazdı mı? Bazen hiçbir şey olmaz. Mesaj görülür. Fakat cevap gelmez.
İşte insanın içinde küçük bir hesaplaşma o anda başlayabilir. “Ben ona değer verdim, o bana değer vermedi.”, “Ben onun moralini düşündüm.”, “Ben onun paylaşımına karşılık verdim.”, “O ise benim yazdığımı gördü ve hiçbir şey yapmadı.”
Sonra zihnin başka bir cümle kurar. “Bir daha ben de onun paylaşımına bakmam.”
Fakat burada çok önemli bir soru ortaya çıkar. Birini mutlu etmek gerçekten iyilik midir, yoksa karşılığında mutlu edilmek için yapılan gizli bir alışveriş midir?
İnsanın karşılık beklemesi bütünüyle anormal değildir. İnsan sosyal bir varlıktır. Görülmek, anlaşılmak, değer verilmek ister. Sorun beklentinin varlığı değil; beklentinin gerçekleşmemesiyle kendi değerimizi sorgulamaya başlamamızdır.
Bir insan bize teşekkür etmediğinde: “Demek ki yaptığım şey değersizdi.”
Bir insan kalp göndermediğinde: “Demek ki beni önemsemiyor.”
Bir insan bizim gösterdiğimiz ilgiyi göstermediğinde: “Demek ki ben fazla değer verdim.” demeye başlarsak, kendi duygusal dengemizi başkasının davranışına teslim etmiş oluruz.
Oysa bir insanın verdiğimiz güzel bir söze nasıl karşılık verdiği, bizim değerimizi belirlemez. Onun davranışı onun davranışıdır. Bizim niyetimiz ise bizim niyetimizdir.
The Bucket List'in iki sorusu aslında birbirini tamamlıyor. Filmin piramitler sahnesini bu açıdan düşündüğümüzde iki soru çok daha anlamlı hale geliyor.
“Hayatında mutluluğu yakaladın mı?” Sorusu bize şunu söylüyor: Kendi hayatını yaşamayı unutma! Sürekli başkalarını memnun etmeye çalışarak kendi hayatını tüketme! Herkesi mutlu etmeye çalışırken kendini mutsuz etme! Başkalarının beklentileri içinde kendi varlığını kaybetme! Çünkü insanın kendi hayatında mutlu olması da bir sorumluluktur.
“Hayatın başkalarına mutluluk getirdi mi?” Sorusu da bize başka bir şeyi hatırlatır. Sadece kendin için yaşama! Demek ki hayatın anlamı iki uç arasında kuruluyor. Kendini ihmal etmeden yaşamak ve başkalarının hayatına dokunabilmek… Sadece kendini düşünmek ve sadece başkalarını düşünmek de eksik… Asıl mesele ikisi arasında bir denge kurabilmek…
Peki başkasını mutlu etmek için mi yaşamalıyız?
Hayır! Ama başkasını mutlu etmekten hiç mutluluk duymamalı mıyız?
O da hayır! İşte ince çizgi burada… Bir insanın yüzünü güldürmekten mutluluk duyabilirsiniz. Bir arkadaşınızın zor gününde yanında olmaktan huzur duyabilirsiniz. Bir çocuğa güzel bir söz söyleyebilirsiniz. Bir öğrencinin hayatına dokunabilirsiniz. Bir dostunuza moral verebilirsiniz.
Bunları yaparken karşılığında hiçbir şey gelmese bile içinizde: “İyi ki yaptım.” diyebiliyorsanız, işte orada iyilik başka bir boyuta geçer. Çünkü artık yaptığınız şeyin ödülü dışarıdan gelmiyordur. Ödül, yaptığınız şeyin kendisidir.
Asıl özgürlük burada başlıyor. Belki de insanın ulaşabileceği en güzel psikolojik özgürlüklerden biri şudur: “Ben iyi davranacağım; fakat senin de bana aynı şekilde davranmanı zorunlu kılmayacağım.”
Birine güzel bir söz söyleyebilirsiniz. Ama teşekkür etmek zorunda değildir. Bir arkadaşınıza moral verebilirsiniz. Ama o sizin moralinizi yükseltmek zorunda değildir. Birinin paylaşımına kalp bırakabilirsiniz. Ama onun da sizin paylaşımınıza kalp bırakması gerekmez.
Çünkü aksi halde yaptığımız şey iyilik olmaktan çıkar, duygusal bir sözleşmeye dönüşür. “Ben sana bunu yaptım, sen de bana bunu yap.”
Oysa sevgi sözleşme değildir. Dostluk muhasebe değildir. İyilik borç senedi değildir.
“Bir daha onun paylaşımına bakmayacağım” düşüncesi… İşte burada insan kendisini yakalayabilir.
Karşı tarafın davranışı bizi kırmıştır. Ve içimizden: “Ben de ona aynısını yapacağım.” diyebiliriz. Bu düşünce insana kısa süreli bir güç hissi verebilir. Fakat aslında hâlâ onun davranışına göre hareket ediyoruzdur.
O bize ne yaptı? Biz ne yapacağız? O kalp atmadı. Biz de atmayacağız. O yazmadı. Biz de yazmayacağız. O ilgilenmedi. Biz de ilgilenmeyeceğiz.
Bu özgürlük gibi görünür. Ama aslında hâlâ karşımızdaki insanın davranışı tarafından yönetiliyoruz. Gerçek özgürlük ise başka bir yerde: “Ben ne yapmak istiyorsam onu yapacağım; seni cezalandırmak için değil, kendim için.”
İşte bu çok farklıdır. Belki de The Bucket List'in o iki sorusunun yanına üçüncü bir soru daha eklemeliyiz:
“Ben başkalarını mutlu ederken, onların beni mutlu etmesini beklediğim için mi bunu yaptım?”
Bu soru insanı kendi içine götürür. Çünkü bazen iyiliğimizin içinde bile küçük bir beklenti saklıdır. Bunu fark etmek kötü insan olduğumuz anlamına gelmez. Tam tersine, kendimizi tanımaya başladığımız anlamına gelir.
Bir daha birine güzel bir şey göndermeden önce kendimize şunu sorabiliriz: “Bunun karşılığında hiçbir şey gelmeyeceğini bilsem yine de yapmak ister miyim?”
Cevap evet ise yapın! Çünkü o zaman davranışınız gerçekten sizin seçiminizdir. Cevap hayır ise belki de biraz beklemek daha iyidir. Çünkü belki de o anda karşımızdaki insanı mutlu etmekten çok, onun aracılığıyla kendimizi değerli hissetmek istiyoruzdur.
Mutluluk, başkasının elindeki bir kalp işareti değildir. Günümüzde bunu sosyal medyada çok daha fazla yaşıyoruz. Bir insanın sizi görmezden gelmesi de değerinizi ortadan kaldırmaz. Sizin değeriniz, başkasının parmağındaki “kalp” butonuna bağlı değildir.
Belki de The Bucket List'in piramitlerin önünde ortaya koyduğu o iki soru, ölümden çok yaşam hakkında konuşuyor.
“Hayatında mutluluğu buldun mu?” Bu, kendine dön ve hayatını erteleme! Sevmeyi, gülmeyi, dostluğu, doğayı, müziği, bir fincan çayı, bir yolculuğu, bir sohbeti, bir sabahın sessizliğini fark et!
Ve “Hayatın başkalarına mutluluk getirdi mi?” Bu da dışarıya dön! Birinin hayatına güzellik kat! Birinin yüzünü güldür! Birinin umudunu artır! Bir çocuğun elinden tut! Bir dostun yalnızlığını azalt! Bir insana “Sen değerlisin” hissini yaşat! Ama bunu yaparken karşılığını istemeyi unut!
Çünkü belki de gerçek iyilik tam olarak budur. Birinin hayatına ışık bırakıp, o ışığın size geri dönmesini beklememek…
Ve hayatın sonunda… Belki insanın kendisine soracağı en önemli soru: “Beni kim mutlu etti?” değildir. Daha önemli soru: “Ben kimleri mutlu ettim?” Ama onun da önünde başka bir soru vardır: “Bütün bunları yaparken ben kendi hayatımı yaşamayı unutmuş muydum?”
İşte The Bucket List'in iki sorusu burada birbirini tamamlıyor. Kendi hayatında mutluluğu bul! Ama mutluluğu yalnızca kendine saklama! Başkalarına mutluluk ver ama kendi mutluluğunu onların tepkilerine teslim etme!
Birine iyilik yap! Kalp gelmezse de yapmış olduğun iyiliği geri alma! Birine güzel bir söz söyle! Teşekkür etmezse sözün güzelliğini inkâr etme!
Birinin yanında ol! O gün senin yanında olmadı diye geçmişte verdiğin desteği değersizleştirme! Çünkü insanın gerçek zenginliği, kaç kişinin kendisini mutlu ettiğinde değil, kaç insanın hayatına dokunduğunda saklı olabilir. Ve belki ölümün kapısında gerçekten böyle iki soru sorulsaydı, hepimizin vereceği cevaplardan önce kendi hayatımıza bakmamız gerekirdi.
“Hayatında mutluluğu buldun mu?” ,“Hayatın başkalarına mutluluk getirdi mi?”
Belki de üçüncü soruyu kendimiz eklemeliyiz: “Bütün bunları yaparken, başkalarının bana vereceği karşılığı beklemeden yaşayabildin mi?”
Çünkü insanın gerçek özgürlüğü belki de tam burada başlar. Mutlu olmak için başkalarının bizi mutlu etmesini beklememek; başkasını mutlu ederken de onun bize borçlu olduğunu düşünmemek…
İşte o zaman yaptığımız iyilik bir alışveriş olmaktan çıkar ve bir yaşam biçimine dönüşür.





YORUMLAR