Tanrı var mı, yok mu? Belki de yüzlerce yıldır yanlış soruyu tartışıyoruz.
Çünkü dikkat ederseniz, bir ateistle bir teist arasındaki tartışmaların büyük bölümü hiçbir zaman bir sonuca ulaşmıyor. Bir taraf kozmolojik deliller getiriyor, diğer taraf evrimden söz ediyor. Bir taraf ince ayardan bahsediyor, diğer taraf kuantum fiziğini ortaya koyuyor. Saatlerce konuşuluyor, yüzlerce yorum yazılıyor ama sonunda çoğu zaman kimse yerinden kıpırdamıyor.
Peki neden? Eğer amaç hakikati bulmaksa, neden aynı verileri gören insanlar birbirinden bu kadar farklı sonuçlara ulaşıyor?
Belki de tartışılan şey Tanrı değil. Belki de tartışılan şey insanın bilinmezlikle kurduğu ilişki.
Çünkü insan sadece bilgi arayan bir varlık değildir. Aynı zamanda anlam arayan bir varlıktır. Hatta bazen anlam arayışı, bilgi arayışının bile önüne geçebilir.
Bir an durup şu soruyu soralım!
Eğer yarın sabah bütün insanların önüne Tanrı'nın varlığını yüzde yüz kanıtlayan bir belge konsa, insanlığın bütün sorunları çözülür mü?
Savaşlar biter mi? Kıskançlık ortadan kalkar mı? İnsanlar daha ahlaklı hale gelir mi? Yalnızlık sona erer mi? Muhtemelen hayır! Peki tersini düşünelim!
Yarın sabah Tanrı'nın olmadığı matematiksel kesinlikle kanıtlansa insanlığın bütün soruları cevaplanmış olur mu?
Hayatın anlamı çözülmüş olur mu? Ölüm korkusu ortadan kalkar mı? İnsan neden sevdiğini, neden acı çektiğini, neden umut ettiğini anlamış olur mu?
Yine muhtemelen hayır! Çünkü insan yalnızca "doğru olanı" aramaz. İnsan aynı zamanda "nasıl yaşayacağını" da arar.
İşte tam burada çok ilginç sorular ortaya çıkıyor. İnsan neden Tanrı'ya inanmak ister? Ve insan neden Tanrı'yı inkâr etmek ister?
Belki de bunun en temel nedeni anlam arayışıdır. İnsan evrende bildiğimiz kadarıyla kendi ölümünün farkında olan tek canlıdır.
Bir kuş yarın öleceğini düşünerek varoluşsal kriz yaşamaz. Bir kedi evrenin anlamını sorgulamaz. Ama insan sorgular. Çünkü insan geçmişi hatırlar, geleceği tasarlar ve ölümün kaçınılmazlığını bilir. Bu durumda şu sorular kaçınılmaz hale gelir.
Ben neden varım? Bu evren neden var? Ölümden sonra ne olacak? Acı çekmenin anlamı nedir? Adalet neden her zaman gerçekleşmez? Tanrı inancı çoğu insan için bu sorulara bir cevap üretir.
Psikolojide yapılan birçok araştırma, ölüm düşüncesi arttığında insanların metafizik inançlara daha fazla yönelme eğiliminde olabileceğini göstermektedir. Çünkü insan zihni sadece açıklama istemez.
Aynı zamanda güven ister. Belirsizlik çoğu insan için rahatsız edicidir. Tanrı fikri ise büyük bir düzen fikri sunar. Kaotik görünen olayların arkasında bir anlam olabileceği düşüncesi insana psikolojik dayanıklılık kazandırabilir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır.
Bir düşüncenin insana iyi gelmesi, onun doğru olduğunu kanıtlamaz. Ama aynı şekilde bir düşüncenin psikolojik işlev görmesi de onu değersiz hale getirmez.
İnsan sadece mantıkla çalışan bir makine değildir. İnsan aynı zamanda duygusal bir varlıktır.
İnsan neden Tanrı'yı inkâr etmek ister?
Bu soru çoğu zaman yanlış anlaşılır. Çünkü birçok insan ateizmi sadece reddetme olarak görür. Oysa birçok ateist açısından mesele reddetmek değil, yeterli kanıt görememektir.
Bilimsel düşüncenin temel ilkelerinden biri şudur: Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıtlar gerektirir. Bazı insanlar için Tanrı fikri çok büyük bir iddiadır. Bu nedenle kanıt ararlar. Bulamadıklarında da inanmayı tercih etmezler.
Fakat burada daha derin bir psikolojik boyut olabilir. Bazı insanlar için Tanrı'nın olmaması fikri özgürleştiricidir. Çünkü hayatın sorumluluğunu tamamen insanın kendisine bırakır.
Bu durumda kişi şunu söyleyebilir: "Eğer evrende bir plan yoksa o halde anlamı ben üretmeliyim." Bu yaklaşımda insan kendi yaşamının yazarı olmaya çalışır. Burada ilginç olan şudur: İnanan da anlam arıyor olabilir. İnkâr eden de… Sadece kullandıkları yöntemler farklı olabilir. Peki inanan bir insan neden inancını kaybeder?
Burada çoğu kişinin gözden kaçırdığı şey beynin değişebilir olmasıdır. Modern nörobilim bize beynin yaşam boyunca değişmeye devam ettiğini gösteriyor. Buna nöroplastisite denir.
Yeni bilgiler, yeni deneyimler ve yeni sorgulamalar beynin bağlantılarını yeniden şekillendirir. Bu nedenle çocuklukta kabul edilen bir düşünce sistemi yetişkinlikte sorgulanabilir. Bir kişi bilimsel bilgiler nedeniyle inancını kaybedebilir. Bir başkası yaşadığı travmalar nedeniyle sorgulamaya başlayabilir. Bir diğeri ise din adına yapılan yanlış uygulamalardan etkilenebilir. İnanç kaybı çoğu zaman tek bir argümanın sonucu değildir. Uzun bir zihinsel yolculuğun sonucudur.
Peki ateist bir insan neden sonradan inanabilir?
Aynı nedenle… Çünkü insan zihni durağan değildir. İnsan yalnızca veri işleyen bir bilgisayar değildir. Aşk yaşar. Kayıp yaşar. Hayranlık duyar. Korku yaşar. Umut eder.
Bazı insanlar için evrenin büyüklüğü dinsel bir deneyim yaratabilir. Bazıları ölüm karşısında farklı düşünmeye başlayabilir. Bazıları hayatlarının belirli dönemlerinde anlam arayışlarını yeniden şekillendirebilir. Bu yüzden inançtan inkâra geçiş de, inkârdan inanca geçiş de insan zihninin doğal değişim süreçlerinin bir parçası olabilir.
Peki neden birbirlerini ikna etmeye çalışırlar?
İşte bence asıl ilginç soru burada başlıyor. Bir ateist neden bir teistin inancını sorgulamasını ister? Bir teist neden bir ateistin inanmasını ister? Gerçekten karşı tarafın iyiliğini düşündükleri için mi?
Belki bazen evet… Ama her zaman mı? Burada sosyal psikolojinin dikkat çektiği önemli bir nokta vardır. İnsanlar sadece fikir taşımaz. Kimlik taşırlar. Bir düşünceyi yıllarca savunduğunuzda o düşünce artık sadece bir fikir olmaktan çıkar. Kimliğinizin parçası haline gelir.
Bu durumda karşı tarafın düşüncesi sadece farklı bir görüş değil, kendi dünya görüşünüz için bir tehdit gibi hissedilebilir.
İnsan zihninde buna doğrulama yanlılığı denir. Zihin çoğu zaman gerçeği aramaz. Sahip olduğu modeli korumaya çalışır. Bu yüzden aynı deliller farklı insanlar tarafından farklı yorumlanabilir. Belki de birçok Tanrı tartışması hakikat arayışı değil, kimlik savunmasıdır.
Bilinmezlik gerçekten bir sorun mu?
Burada bence asıl kaçırdığımız nokta ortaya çıkıyor. Belki de Tanrı tartışmalarının çözümsüz kalması bir eksiklik değildir. Belki de tam tersine insanlığın en büyük avantajlarından biridir.
Bilinmezlik ve merak araştırma üretir. Araştırma bilgi üretir. Bilgi teknoloji üretir. Teknoloji yaşam kalitesi üretir. Yani bilinmezlik aslında insanlığın motorudur.
Eğer her şey kesin olarak bilinseydi, insanlığın büyük kısmı dururdu.
Newton yerçekimini araştırmazdı. Darwin türlerin kökenini sorgulamazdı. Einstein uzay ve zamanı yeniden düşünmezdi. Büyük keşiflerin çoğu cevaplardan değil, sorulardan doğmuştur.
İngiliz filozof ve matematikçi Alfred North Whitehead çok ilginç bir noktaya dikkat çeker. Ona göre evren tamamlanmış nesnelerden değil, sürekli devam eden süreçlerden oluşur.
Varlık dediğimiz şey aslında oluş halidir. Hayat bitmiş bir ürün değil, devam eden bir akıştır.
İnsan da tamamlanmış bir varlık değil, sürekli dönüşen bir süreçtir. Eğer Whitehead haklıysa şu soru ortaya çıkar:
Neden düşüncelerimizin tamamlanmış olmasını istiyoruz? Neden son cevapları arıyoruz?
Neden kesinliklere bu kadar ihtiyaç duyuyoruz? Belki de yaşamın doğası kesinlik değil, süreçtir. Belki de hakikat bir varış noktası değil, bitmeyen bir yolculuktur.
Bilinmezliği bir düşman olarak görmek zorunda mıyız? Belki de insanlık için en büyük üretim alanı tam da burasıdır.
Tanrı'nın varlığı ya da yokluğu konusundaki kesin olmayan alan; bilimin araştırma yapmasına, felsefenin düşünmesine, psikolojinin insan zihnini anlamasına, sanatın yeni anlamlar üretmesine ve insanların birbirlerini daha iyi tanımalarına imkân veriyor olabilir.
Belki de mesele bir tarafın diğerini yenmesi değildir. Belki mesele birlikte daha iyi sorular sorabilmektir. Çünkü cevaplar çoğu zaman bir kapıyı kapatır.
Sorular ise yeni kapılar açar. Ve belki de insanı büyüten şey, hakikate sahip olmak değil; hakikate doğru yürümeye devam etmektir


YORUMLAR