Mert AKAR

Mert AKAR

akarmert2015@gmail.com

Röportaj Serisi-46: Konuk =Prof.Dr.Hakan Atalay (Psikanaliz)

29 Temmuz 2026 - 15:51 - Güncelleme: 29 Temmuz 2026 - 15:52

“11 Soru 11 Cevap” röportaj serimin kırk altıncı konuğu; tıp dünyasındaki köklü kariyerini nöropsikanaliz, psikanaliz, kültür ve bilimin disiplinler arası kesişim noktalarına taşıyan Sayın Prof. Dr. Hakan Atalay olacaktır.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra uzmanlık eğitimini Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde tamamlayan hocamız, akademik ve klinik birikimini uzun yıllar boyunca ağırlıklı olarak Yeditepe Üniversitesi ve Okan Üniversitesi Tıp Fakültelerinde sürdürmüştür. Akademideki ve hastanelerdeki uzun yıllara dayanan tecrübesinin ardından, 2026 yılının başından itibaren mesleki çalışmalarına kendi kliniğinde devam etmeyi planlayan; zengin entelektüel birikimiyle hem bizlerin hem de ilgi duyan tüm dostlarımızın ufkunu açacağına inandığım değerli hocama, röportaj teklifimi kırmayıp kabul ettiği için içtenlikle teşekkür ederim.

Hocam, izninizle sorularıma geçiyorum...

Soru 1:Öncelikle nasılsınız? Bu alana yönelmeniz nasıl başladı ve psikiyatriyi seçmenizde etkili olan motivasyon neydi? Akademik ve klinik çalışmalarınızın dışında hayatınız nasıl gidiyor?
Cevap 1:
Çok sağolun. Şu anda iyiyim. Tatildeyim. Önümde yapmam gereken, son tarihli belli bir iş yok. Böylece hep ertelediğimiz bu “sohbet” için daha rahat vakit bulabiliyorum.
Bizim kuşak mobil telefonlarla, bilgisayarla, vs. bu kadar aşina değildi. Hem politik
uğraşlarımız vardı, hem de edebiyatla, felsefeyle daha fazla haşır neşirdik. Edebiyatla ve
felsefeyle erkenden tanışmam bazı soruları da erkenden sormama yol açtı. Ancak,
lisedeyken bir kariyer hedefim yoktu. Matematik bölümünde olduğum için ODTÜ’ye falan
giderim diye düşünüyordum. Fakat aile üyelerimin önerisiyle birinci tercihime tıp fakültesi
yazdım ve oraya girdim. Tıp fakültesindeyken de İyi bir doktor, cerrah, kardiyolog, vs. olayım
gibi bir hevesim de yoktu açıkçası. 4. sınıfta staj yaparken kendimi psikiyatriye yakın
hissettim ve o an psikiyatri ihtisasına girebileceğimi düşündüm. Mecburi hizmetimin ilk
yılında henüz merkezi sınavlar başlamamıştı ve her kurum (eğitim hastanesi ya da
üniversite) kendi asistanı için kendisi sınav yapıyordu. Ben de bir üniversitenin psikiyatri
asistanlığı sınavı açtığını duydum ve mecburi hizmet yaptığım ilden kalkıp bir günlüğüne
sınava gittim ve döndüm. Böylece bu işin böyle olmayacağını yaşayarak görmüş oldum.
Neyse ki o sıralarda ihtisas sınavları merkezileştirildi ve ben de o sınavı kazanarak
Bakırköy’de ihtisasa başladım. O sınavlarda zaten değişik tıp dallarında tercihler yapılmıyor,
herkes istediği uzmanlık alanını yazıyordu. Biz de böylece 40 tane psikiyatri heveslisi olarak
Bakırköy'de buluşmuş olduk. Sonraki yıl üniversiteler de eklenerek bugünkü TUS’un
temelleri atılmış oldu. Bu nedenle, o günkü hükümetin sınavları merkezileştirip torpilden
arındırarak çok iyi bir iş yaptığını düşünüyorum. Bu yılın başında profesörlük süremi doldurup üniversiteden ayrıldım ve kendime ofis açtım. Çok sevdiğim bir yerde, tam Bağdat Caddesi’nin Göztepe 60. Yıl Parkı’na ve denize bakan cephesinde, seminerler yapabileceğim geniş salonlu bir işyerinde, istediğim saatlere kendim randevu vererek çalışıyorum. Şu anda hayatımdan memnunum. Birkaç kitap yazma fikrim var, onlara yönelik okumalar yapıyorum.
Soru 2:Psikanaliz yıllardır “etkili mi, değil mi?” tartışmasının içinde yer alıyor. Günümüzde bilimsel kanıtların ışığında psikanalizin etkinliği hakkında ne söyleyebilirsiniz? Bu yaklaşımın yanlış anlaşılan yönleri neler?
Cevap 2:
Son yıllarda bazı psikanalistlerin ve psikodinamik yönelimli psikiyatrist ve psikologların
çalışmalarıyla psikoanalitik ve psikodinamik psikoterapilerin etkililiğine dair çalışmalar
yayımlandı. Bu konuda çalışmalar yapmanın güçlüğü ortada; bilişsel davranışçı terapiler gibi
belli hedefleri ve süreleri olmayan, semptomların ölçülmesine dayanmayan, ucu açık ve iki
kişilik bir ortamda gerçekleşen bir psikoterapinin sonuçlarının ölçülmesi hiç kolay değil. Fakat
bunun psikanalitik ve psikodinamik psikoterapi alanında çalışanların bir eksikliği olduğunu
düşünenlerin çabalarıyla artık bu tedavilerin de en az “kanıta-dayalı” denen, örneğin, bilişsel
davranışçı terapiler kadar etkili oldukları anlaşıldı. Bu söyleşiyi okuyup kaynak isteyenlere
daha sonra kaynak gönderebilirim. Erik Kandel’in de 1998 ve 1999’daki çığır açıcı makalelerinde tespit ettiği gibi, psikanalizin ve ona dayalı psikoterapilerin en büyük eksikliği, kendi içine kapalı kurumlarda, kendi jargonlarıyla çalışan, bilimsel gelişmelerden, özellikle son yıllarda büyük gelişme gösteren sinir bilimlerinden ve bilişsel sinirbilimden uzak kalan çeşitli gruplardan oluşmasıydı. (Bu arada, antr parantez, nöropsikanalizin de bu eksiklikten doğduğunu söyleyebiliriz.) Bir de tabii, psikanalizin sadece cinsellik üzerinde duran bir kuram olarak anlaşılmasıydı. Bu, psikanalizin bilinçdışı, insan evriminin ve kültürün zihnin oluşumundaki rolü, hastanın dinlenmesi ve söylediklerinin ve söylemediklerinin anlamlandırılması, vb. birçok alandaki katkılarının görmezden gelinmesine yol açtı. Oysa psikanaliz, Freud’un vurgularından bağımsız olarak ve Kandel’in belirttiği gibi hâla “zihne dair entelektüel açıdan en tutarlı kuram” olmaya devam ediyor.
Soru 3:Nöropsikanaliz nörobilim ile psikanalitik kuramı birleştiren bir özgün alan. Sizce bu iki disiplin birbirini nasıl tamamlıyor? Klinik pratiğe somut katkısı nedir?
Cevap 3:En yalın haliyle nöropsikanaliz, insanın beden-beyin ve zihinden oluşan iki yönüne de
bakmayı ve bu iki bakış açısını birlikte düşünerek insanı ve davranışlarını anlamayı öneriyor.
Aslında buna Spinozacı bir “çift-görünümlü tekçilik” diyebiliriz. Bilirsiniz, en eski
tartışmalardan biridir; beyin ve zihin meselesi, daha temelde de madde ve ruh meselesi.
Nöropsikanaliz bu ezeli (ve belki de ebedi olacak) tartışmaya güncel yanıtlar bulmayı
amaçlıyor. Kısaca söylediği şu: İnsana nesnel açıdan sinirbilim perspektifiyle, zihinsel açıdan
da psikanaliz perspektifiyle bakabiliriz, baktığımız şey aynı olsa da, bize iki şekilde görünür.
Bu bakış açıları tıpkı kuantum dünyasında bir fotonun hem parçacık hem de dalga olarak
davranması gibi birbirini tamamlayan bakış açılarıdır. Pratikteki sonuçlarına en iyi örneklerden biri, bence, bağlanma ve bellekle ilgili çalışmalardır. Bugün belleğin birçok türü olduğunu biliyoruz. Bunlardan başlıca iki tanesine örnek verecek olursak: Biri örtük, işlemsel bellek, diğeri de açık, bildirimsel bellek olarak biliniyor. Genellikle bellek deyince bildirimsel bellek akla gelir. Okulumuz, arkadaşlarımız, öğrendiğimiz bilgiler, vs. buna dahildir. Bu bellek türü doğumdan birkaç yıl sonra gelişir ve dille yakından bağlantılıdır. Örtük, işlemsel bellek ise erken dönemden itibaren işlemeye başlar. Yani, biz doğduktan sonra, hatta doğmadan önce yaşadıklarımız örtük bellekte saklanır. Yine sinirbilimine önemli katkılarda bulunduğu anne (bakım veren)-bebek arasındaki bağlanma olgusuyla birlikte düşünülürse, bebeğin bu ilk yıllarda bakım verenle yaşadıkları deneyimler (ve “bilgiler”) örtük bellektedir, fakat henüz dil gelişmediğinden söze dökülemez. Oysa psikoterapiler “konuşma kürü” olarak bilinir, söze dayalı olduğu düşünülür. İşte nöropsikanalizin önemli katkılarından biri, söze dökülemeyen, bilinçdışı diyebileceğimiz bu
anıların psikoterapide (aktarımda) duygular, davranışlar şeklinde ortaya çıkacağının
öngörülmesi ve sadece sözel yorumlarla değil, empatik bir ilişkiyle anlaşılıp düzeltilmesi
ihtimaline yönelik yaptığı vurgudur.
Soru 4:İhtisas döneminizden bu yana, özellikle şizofreni ve diğer ağır ruhsal bozukluklarda tedavi yaklaşımları nasıl değişti? Günümüzde en çok hangi yaklaşımı
benimsiyorsunuz?
Cevap 4
:Bu alanda ne yazık ki büyük gelişmelerin olduğunu söyleyemem. Bu hastalıkların nedenleri konusunda hâlâ çok cahiliz. Tedavileri konusunda da hâlâ tek yanlı ve yetersiziz. Evet, birçok yeni ilaç bulundu, bunların çoğu eski ilaçlar kadar hastaların yaşamlarını bozmuyor, yan etkileri daha az, fakat bunların tümü yine semptomlara yönelik. Nedenleri bilinmeyen bir
durumu el yordamıyla iyileştirmeye çalışıyoruz. Daha önemlisi, bu durumlara hâlâ tek yanlı,
salt biyolojik olarak bakıyoruz. Ben çalışma koşullarımdan dolayı uzun bir süredir bu hasta
gruplarından uzağım, ama uzun vadede umudum, bu tür ağır ruhsal hastalıkların da bir tür
nöroçeşitlilik olarak görülmesi ve hastaların topluma uyumlarının artırılması için olanaklar
yaratılmasıdır.
Soru 5: Günümüzde birçok branştaki hekim açıklanamayan bir belirti gördüğünde, hastayı doğrudan psikiyatriye yönlendiriyor. Sizce bu doğru bir yaklaşım mı? Bu
yönlendirmenin artı ve eksi yönleri neler olabilir?
Cevap 5:
Aslında bu yönlendirmenin fazlalığından değil, azlığından söz edebiliriz. Sadece sıradan insanlar arasında değil, hekimler arasında da psikiyatri alanının hâlâ çok iyi bilindiğini
söyleyemem. İnsanlar psikiyatriye başvurmaya ne kadar korkuyorlarsa, hekimler de ihtiyaç
duyduklarını düşündükleri hastaları psikiyatriye yönlendirmeye o kadar korkuyorlar. Hem
psikiyatrinin neler yapabileceğini bilmiyorlar, hem de hastanın tepkisinden çekiniyorlar. Bu
bizim de suçumuz, çünkü tıp fakültesindeyken hekim olacak öğrencileri bu konuda yeterince
eğitemiyoruz demektir. Bu olgunun öteki yüzü, psikiyatristlerin gerektiğinde hastanın davranış bozukluklarının altında ne tür organik nedenler bulunabileceği konusunda yetersiz olabilmeleri… Bir psikiyatrist açısından bazı olgular yıllarca anksiyete bozukluğu olarak tedavi edildikten sonra altından endokrin bir hastalık ya da bir beyin patolojisi çıkması kadar rahatsız edici bir şey olamaz. Burada bakış açısı önemli olabilir: Hastanın hikayesini dinleyen ve onunla empati kuran, psikodinamikler konusunda kendini eğitmiş olan bir psikiyatristin bu hikayede
oturmayan bir şeyler olduğunu, yani semptomların altından bir çapanoğlu çıkabileceğini
hastaya sadece biyolojik olarak bakan bir psikiyatristten daha iyi anlayabileceğini
düşünüyorum.
Soru 6: Türkiye’de psikiyatrik tanıların arttığı yönünde bir algı var. Sizce tanılar gerçekten mi artıyor, yoksa farkındalık yükseldiği için mi bu algı ortaya çıkıyor?
Cevap 6:
Ben genellikle ya/ya da yaklaşımı yerine ve/ve de yaklaşımını yeğliyorum. Yani, 1) evet, psikiyatrik tanılar artmıştır, çünkü psikopatolojik durumlarda bir artış olmuştur ve de 2)
psikiyatrik tanılar artmıştır, çünkü tanı sistemleri gelişmiş, bilgi artmış ve tanı koyma olasılığı
yükselmiştir. Bir de burada da bakış açısını genişletmek gerektiğini düşünüyorum. Örneğin,
antidepresan kullanımının tüm dünyada giderek artmasına karşın depresyon ve ilişkili
tanıların durmadan artması, psikopatolojiyi salt psikolojik ve salt biyolojik olarak görmekten
vazgeçmek ve bizi hasta eden sosyoekonomik etkenleri mutlaka hesaba katmak gerektiğini
gösteriyor. Ancak, şunu da belirtmeden duramayacağım: Hastaların sınıf bilinçleri olmadığı,
sosyoekonomik gerçekleri anlamadıkları ya da inanmadıkları için depresyona girdiklerini,
psikiyatrinin ve psikolojinin bu gerçekleri gizlemekten başka işe yaramadığını, bilinçli yada
inançlı insanların kaygı ya da depresyon yaşamayacağını ya da yaşasa bile devrim ya da din
yolunda çalışarak tedavi olabileceklerini vaz eden yaklaşımların da çok yanıltıcı ve eksik
olduklarını düşünüyorum. Hipertansiyon ya da şeker hastalığı ne kadar biyolojikse ve aynı
zamanda ne kadar toplumsalsa, ve onların tedavisi (ekonomik eşitlik, iyi beslenme, spor
yapma olanakları, ibadet, vs) için neden devrimi beklemek ya da bir inanca bağlanmak ne
kadar yetersizse, depresyon gibi hastalıklar da o kadar biyolojik ve o kadar toplumsaldır ve
tedavileri için sınıf bilinci edinmelerini, bir inanca bağlanmalarını ya da devrimi beklemelerini
önermek de o kadar yetersiz olacaktır.
Soru 7:Psikiyatri kliniklerinde hastaların kendilerini ifade edemediği ya da doğru
aktaramadığı sıkça söyleniyor. Bir hastanın yaşadığını doğru biçimde aktarabilmesi
için nasıl bir klinik ortam ve ilişki gereklidir?
Cevap 7:
Burada psikanalizin birkaç büyük katkısından söz etmeliyim. Bunların başında hastayı
dinlemeyi öğretmesi gelir. Böylece dışarıdan saçma, mantık dışı görünen birçok şeyin anlam
kazandığını görmek mümkün olmuştur. Diğeri, bu dinlemenin iyileştirici gücüdür, ki
psikoterapiler böyle başlamıştır. Bir başkası, hasta ile hasta olmayan arasında keskin
sınırların olmadığını, masanın iki tarafının her an değişebileceğini göstermesidir. Bütün
bunları birlikte düşündüğümüzde, psikiyatride hastayı dinlemek kadar önemli bir şey
olmadığı kolaylıkla anlaşılacaktır. Ancak, gerek genel hastanelerde, gerekse psikiyatri
kliniklerinde egemen olan birçok etken bunun yerine getirilmesini imkansızlaştırmaktadır.
Bunların başında elbette zaman kısıtlılıkları ve fiziksel koşullar geliyor. Psikiyatri hastaneleri
yığılmalar nedeniyle hastaların bir an önce tedavi edilip çıkarılmasını gerektiriyor. Hastaneye
başvuran kişilere yeterince zaman ayırarak dinleme olanakları bulunamıyor. Zaten çok hasta
baktıkça döner sermaye payının artmasına yol açan performans sistemi de bunu destekliyor.
Hastalara görüşmelerde yeterince zamanın ayrılabildiği, hastaneye yattıklarında da terapötik
bir ortam içinde kendilerini ifade edebilecekleri koşulların ve tabii ki buna izin veren ve
destekleyen anlayışların yerleşmesi gerekiyor.
Soru 8:Eğitim ve araştırma hastaneleri ve üniversite hastanelerinde uzun yıllar çalıştınız.
Öğrenci ve asistan eğitimi açısından bu iki kurum kültürü arasında ne tür farklar
gözlemliyorsunuz?
Cevap 8:
İki kurum arasındaki başlıca fark, hizmet ve eğitim dengesinde ortaya çıkar. Eğitim ve
araştırma hastanelerinde hizmet çok büyük ağırlığa sahipken ve bu yüzden hasta yükü çok
fazlayken, üniversite hastanelerinde eğitim daha ağırlıklı ve hasta yükü daha hafiftir. Bu
durumun eğitim görenler açısından kendine özgü avantaj ve dezavantajları vardır. Benim gibi
eğitim ve araştırma hastanesinde eğitim alanlar çok fazla ve çeşitli vaka görür ve bu sayede
alanda daha rahat çalışırken, üniversite hastanesinde eğitim alanlar az fakat daha ayrıntılı
vaka görür, çok fazla makale okuyup bilgi sahibi olur, fakat alanda daha çekinik olabilirler.
Soru 9:Çevremizde birçok kişi psikiyatriye gitmekten veya ilaç tedavisi almaktan çekiniyor.Bunun toplum içinde duyulmasının ya da işe alım süreçlerinde sorun yaratabileceği kaygısı var. Bu algı ve korku nasıl giderilebilir? Bu konuda ne önerirsiniz?
Cevap 9:
Eğer korkular ve kaygılar gerçekçi olmazsa ve durumla orantısız olursa bizim çalışma
alanımıza girerler. İnsanların psikiyatriste gitmekten ve ilaç almaktan çekinmelerinin haklı ve
gerçekçi nedenleri var. Bu nedenlerin başında “damgalanma” dediğimiz olgu geliyor. Giderek
azalsa da psikiyatrik hastalığa sahip olmak, hele ki bunun için ilaç kullanmak toplum
tarafından damgalanmaya neden oluyor. Psikiyatrik rahatsızlık bir eksiklik ve zayıflık olarak
görülüyor. İnsanlara “takma kafana”, “neden ilaç alıyorsun”, “sen güçlüsün, halledersin”,
“bunlar bağımlılık yapar” gibi saçma sapan sözlerle yaklaşılıyor. Örneğin, bir şey yapmaya
güç bulamayan depresif bir hasta numara yapıyormuş gibi, isterse ayaklanabileceği, her şeyi
yapabileceği, ama bunu yapmayı istemediği sanılıyor ve hastadan da bu bekleniyor.
Ne yazık ki, devlet ve bazı özel sektör kuruluşları da bu damgalamayı besliyor. Psikiyatrik
destek alan çalışanlar dışlanıyor, hatta iş başvurularında bu tür bilgilerin öğrenilmesi
başvuruların reddine yol açıyor. Daha yakınlarda ünlülere yapılan operasyonlarda görüldüğü
gibi, sanki bir suçmuş gibi, kanında ya da idrarında antidepresan ilaç çıkanlar ifşa ediliyor.
Bir başka etken de psikiyatrik ilaçların çok iyi bilinmemesi ve bu konuda yapılan karşı
propagandalar. Örneğin, antihipertansif kullanımı için vaveyla koparılmıyor, hipertansiyon
ilacı üreten firmalar psikiyatrik ilaç üretenler kadar suçlanmıyor… Psikiyatrik ilaçların
(benzodiazepinler dışında kalan) çok büyük bir kısmı bağımlılık yapmamasına karşın,
bağımlılık yaptıkları iddia ediliyor, vs. Burada devlete ve okur yazarlara büyük iş düşüyor. Devletin halkı bilinçlendirmesi, tanıtıcı işler yapması, hastaların mahremiyetini koruması, iş ya da askerlik gibi durumlarda tüm psikiyatrik sorunları engel olarak tanımlamaması, vs. gibi görevleri var. Sıradan insanlar kadar entelektüellerin de psikiyatriyi ve psikiyatriye başvuran insanları bilinçsizlikle, güçsüzlükle, inançsızlıkla, vb. eleştirmeyi entelektüel bir üstünlük sanmaktan vazgeçmeleri gerekiyor. Psikiyatrinin elbette çok eleştirilecek yönleri var; hem kurumsal yapısı, hem tanı sistemleri, hem klinikleri, hem salt biyolojiye indirgenen bakış açısı, vs. ama bu eleştiriler meslekten olan bizleri ve bize başvuran insanları bir şeyden anlamayan, felsefe ve sosyoekonomi bilmeyen, dinsel inancı ya da sınıf bilinci gelişmemiş cahiller derekesine indirecek düzeye de düşmemeli…

Soru 10:Merak ettiğim sorulardan birinden söz etmek istiyorum. Bir insanın ruh halini
davranışlarını belirleyen şey ne kadar kendi seçimi, ne kadar beynin ve geçmişin
zorunluluğudur? Sizce özgür irade ile psikopatoloji arasındaki ilişki nasıl
açıklanabilir?
Cevap 10:
Bu şimdilik yanıtlanması zor bir soru. Felsefenin ve bilimin (rastlantı ve zorunluluk), hatta ilahiyatın (kader) birçok alanında gösterildiği gibi, bu sorunun da iyi yanıtı ve iki yüzü var. Bir uçta yapıp ettiklerimizin genetik/biyolojik yapımızın ve yetiştirilme biçimimizin ya da
kaderimizin sonucu olduğunu söyleyenler, diğer uçta da insanın seçim yapan varlık olduğunu
ve hayatımızı seçimlerimizin belirlediğini söyleyenler var. Ben ikisinin arasındayım; genetik
yapımızın, biyolojimizin, yetiştirilme ortamının ve biçiminin karakterimizde (bilinçli ya da
bilinçdışı olarak seçtiğimiz davranışlarda) ne kadar etkili olduğunu biliyorum, ama insanların
değişme potansiyeline de inanıyorum. Buna inanmasam, bu mesleği yapmak kendimi inkar
etmek olurdu. İnsanın yüceliğinin de biyolojisine ve kültürün kendisine dayattığı diğer
tahakküm koşullarına karşı çıkması ve kaderini değiştirmeye çalışmasında yattığını
düşünüyorum.
Soru 11:Genç psikiyatr uzmanlarına ve bu alana yönelmek isteyen tıp öğrencilerine, özellikle kuramsal yaklaşımlar açısından ne önerirsiniz? Son olarak eklemek istediğiniz başka bir konu var mı?
Cevap 11:
Psikiyatrist olmanın kolay bir iş olmadığını söyleyebilirim, o yüzden, bu alanda çalışmayı çok istiyorlarsa gelsinler. Psikiyatri, özellikle de psikoterapi zorla yapılacak işler değildir. Tıbbın diğer alanlarında hem tanı, hem de tedavi için elinizde somut araçlar (laboratuvarlar, görüntüleme yöntemleri, cerrahi müdahaleler, vs) olacaktır, fakat psikiyatride en önemli tanı ve tedavi aracı siz olacaksınız. Bu hem bir dezavantaj, hem de bir avantaj olarak görülebilir, çünkü sürekli kendinizi gözden geçirmeyi ve sürekli geliştirmeyi gerektiriyor. Eğer tanı ve tedavi aracı sizlerseniz, bu aracı iyi tanımanın ve kullanmanın yollarını bulmalısınız. Birçok tıp dalında böyle bir zorluğa da fırsata da gerek olmayabilir.
Fakat bana sorarsanız, psikiyatrinin esas güzel yanı, iyi hayatın temeli olan felsefi
sorgulamalar için bol bol alan yaratmasıdır. Başka deyişle, psikiyatrinin (ve psikolojinin ve
tabii ki şimdilerde sinirbilimin) en önemli imkanlarından biri, felsefenin hep önerdiği “kendini
tanı” ilkesini yerine getirmenin en iyi yollarından olmasıdır. Bence o yüzdendir ki son yıllarda
sinirbilim ve psikoloji tüm dünyada en çok ilgilenilen alanlardan biri haline geldi. Bunun için
-eğer yapmadılarsa- şimdiden psikolojiyle (ve psikanalizle) ve sosyolojiyle ilgilenmeye,
sinirbilimi takip etmeye ve güzel edebiyat yapıtları okumaya başlasınlar.
Özetle, hayatla derdi olan, sorgulayan, felsefeyle ilgilenen, edebiyatı sevenler psikiyatride
diğer alanlara göre daha fazla doyum imkanları bulacaklardır

Hocam, değerli vaktinizi ayırdığınız ve sorularıma anlamlı cevaplar vererek gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederim. Çalışmalarınızı keza kitaplarınızı ve çevirilerinizi anladığım kadarıyla büyük bir takdirle takip edeceğim. İşlerinizde kolaylıklar ve size bolca sağlık temenni ediyor, saygı ve sevgilerimi sunuyorum.
 

Bu yazı 57 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum

Son Yazılar