“11 Soru 11 Cevap” röportaj serimin kırk birinci konuğu, röportaj teklifimi yoğunluğuna rağmen nazikçe kabul eden, Anorganik Kimya alanında ülkemizin önde gelen isimlerinden Sayın Prof. Dr. Ayşe Gül Gürek olacaktır.Kendisi, Gebze Teknik Üniversitesi Temel Bilimler Fakültesi Kimya Bölümü Anorganik Kimya Anabilim Dalı bünyesinde kritik bilimsel faaliyetler ve akademik çalışmalar yürütmektedir. Prof.Dr.Ayşe Gül Gürek; özellikle Anorganik Kimya, Spektroskopi ve Enerji alanları kapsamında tetrapiroller, ftalosiyaninler, BODIPY, fotoduyarlaştırıcıların kimyası, porfirinler, kimyasal sensörler, fotodinamik terapi, enerji depolama ve enerji malzemeleri (boya duyarlı güneş pillerinin - DSSC üretimi) ile sıvı kristaller gibi ileri düzey araştırma konularında literatüre çok değerli katkılar sunmaktadır.Akademik dünyaya sunduğu ve sunacağı bu değerli katkılar dolayısıyla kendisine teşekkür eder; izninizle sorularıma geçmek isterim.
Soru 1:Anorganik kimya alanında özellikle makrosiklik bileşikler ve metal komplekslerine yönelmenizde belirleyici olan bilimsel kırılma noktası neydi?
Cevap 1:Makrosiklik bileşiklere ve metal komplekslerine yönelmemdeki en önemli kırılma noktası, yüksek lisans ve doktora çalışmalarım sırasında danışmanım Prof. Dr. Özer Bekaroğlu ile çalışma fırsatı bulmam oldu. Kendisi, ftalosiyanin ve makrosiklik kimya alanında Türkiye'de öncü bilim insanlarından biriydi ve bu moleküllerin hem temel bilim hem de uygulamalı araştırmalar açısından taşıdığı büyük potansiyeli görmemi sağladı. Lisans eğitimimin ardından TÜBİTAK-MAM'da araştırmacı olarak çalışmaya başlamam da bu ilgiyi daha da pekiştirdi. Burada sensör teknolojileri ve fonksiyonel malzemeler üzerine yürütülen projelerde yer almak, sentezlediğimiz moleküllerin gerçek problemlere çözüm üretebildiğini görmemi sağladı. Böylece temel bilim merakı ile uygulama odaklı araştırma anlayışı birleşerek kariyerimin yönünü belirledi. Buna bağlı olarak ”Ftalosiyaninler ve makrosiklik bileşiklerin sentezi, tanımlanması ve uygulanabilirliği” konularındaki uluslararası düzeyde yaptığım çalışmalarla da TÜBİTAK 2004 YILI Teşvik Ödülü aldım.
Soru 2: Hocam, akademik yolculuğunuza Kimya Mühendisliği eğitimiyle başlayıp daha sonra Kimya (Anorganik Kimya/ana bilim dalı) alanına yöneldiğinizi görüyoruz. Mühendislik bakış açısı ile temel kimya araştırma yaklaşımı arasında söylenene ve bilinene önemli farklar bulunuyor.Bu geçiş süreci size bilimsel düşünme tarzı, problem çözme yaklaşımı ve araştırma üretimi açısından neler kazandırdı? Özellikle mühendislikten gelen “uygulama ve süreç odaklı bakış” ile kimyanın “temel bilim ve mekanizma odaklı yapısı” birleştiğinde, çalışmalarınıza nasıl bir katkı sağladı?Ayrıca bu değişim sürecinde karşılaştığınız zorluklar,kolaylıklar veya kırılma noktaları oldu mu?
Cevap 2: Kimya Mühendisliği eğitimiyle başlayan akademik yolculuğumun daha sonra Anorganik Kimya alanında devam etmesi, aslında bana iki farklı disiplinin güçlü yönlerini bir arada kullanabilme fırsatı sağladı. Lisans eğitimimi İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü'nde tamamladıktan sonra yüksek lisans ve doktora çalışmalarımı Anorganik Kimya alanında sürdürdüm. Bu süreç, bilimsel problemlere hem mühendislik hem de temel bilim perspektifinden bakabilme yeteneği kazandırdı.Mühendislik eğitimi bana öncelikle sistematik düşünme, süreç analizi, ölçeklendirme ve elde edilen sonuçların uygulamaya dönüştürülebilirliğini değerlendirme alışkanlığı kazandırdı. Bir problemi ele alırken yalnızca "neden gerçekleşiyor?" sorusunu değil, aynı zamanda "nasıl uygulanabilir?" ve "hangi koşullarda daha verimli çalışır?" sorularını da düşünmeye başladım. Buna karşılık, Anorganik Kimya çalışmaları ise moleküler düzeyde olayları anlamayı, mekanizmaları çözümlemeyi ve yeni yapıların tasarımında temel bilimsel prensipleri ön plana çıkarmayı öğretti.Araştırmalarımın önemli bir kısmı ftalosiyaninler, porfirinler, sensör malzemeleri, fotodinamik terapi ajanları ve güneş enerjisi uygulamalarına yönelik fonksiyonel moleküllerin geliştirilmesi üzerine şekillendi. Bu alanlarda çalışırken mühendislik kökenimin önemli katkısını hissettim. Çünkü sentezlediğimiz yeni moleküllerin yalnızca yapısal özelliklerini değil, aynı zamanda sensör, fotovoltaik sistem, biyomedikal uygulama veya katalitik süreçlerde nasıl performans göstereceğini de değerlendirmeye çalıştım. Bu yaklaşım, temel bilim ile uygulamalı araştırma arasında doğal bir köprü kurmamı sağladı. Elbette bu geçiş sürecinde bazı zorluklarla da karşılaştım. Mühendislik eğitiminde daha çok süreçler, kütle-enerji dengeleri ve endüstriyel uygulamalar ön plandayken, temel bilim araştırmalarında moleküler düzeyde detaylara inmek, spektroskopik yorumlar yapmak ve mekanistik açıklamalar geliştirmek farklı bir düşünme biçimi gerektiriyordu. Özellikle akademik kariyerimin ilk yıllarında bu iki yaklaşım arasındaki dengeyi kurmak önemli bir öğrenme süreci oldu.Bununla birlikte, TÜBİTAK araştırma enstitülerinde yürüttüğüm sensör teknolojileri, malzeme geliştirme ve savunma sanayine yönelik projeler, mühendislik ve temel bilim yaklaşımlarının birlikte kullanılmasının ne kadar değerli olduğunu gösteren önemli kırılma noktaları oldu. Temel bilimde geliştirilen bir molekülün gerçek bir sensör sistemine, fotodinamik terapi ajanına veya enerji teknolojisine dönüşebildiğini görmek araştırma anlayışımı derinden etkiledi.Bugün geriye dönüp baktığımda, mühendislikten kimyaya geçişi bir alan değişikliğinden çok disiplinler arası bir zenginleşme olarak görüyorum. Mühendislik bana çözüm üretmeyi, kimya ise o çözümün temelindeki moleküler gerçekliği anlamayı öğretti.
Soru 3:Ftalosiyanin ve porfirin gibi makrosiklik sistemlerde merkez metal iyonunun seçimi, molekülün elektronik ve optik özelliklerini nasıl değiştiriyor? Bu konuda en çarpıcı bulgunuz neydi?
Cevap 3:Ftalosiyanin ve porfirin gibi makrosiklik sistemlerde merkez metal iyonu, molekülün elektronik yapısını, redoks davranışını, ışık absorpsiyon özelliklerini, singlet oksijen üretim verimini ve hatta moleküllerin kendi kendine organize olma eğilimlerini doğrudan etkileyen en önemli parametrelerden biridir. Aynı ligand sistemi içerisine farklı metaller yerleştirildiğinde, sensör, fotodinamik terapi, kataliz veya fotovoltaik uygulamalara yönelik tamamen farklı özellikler elde etmek mümkün olabilmektedir.Araştırmalarım boyunca özellikle Zn, Cu, Co, Fe, Pb, Ti ve lantanit metal iyonları içeren ftalosiyanin sistemleri üzerinde çalıştım. Bu çalışmalarda gördüğüm en çarpıcı sonuçlardan biri, merkez metalde yapılan küçük bir değişikliğin molekülün makroskopik davranışını tamamen değiştirebilmesiydi. Örneğin çinko ftalosiyaninler yüksek singlet oksijen üretimleri nedeniyle fotodinamik terapi uygulamalarında oldukça başarılı sonuçlar verirken, lutesyum ve diğer lantanit içeren çift katmanlı (double-decker) ftalosiyaninler çok farklı elektronik, elektrokromik ve doğrusal olmayan optik özellikler gösterebilmektedir. Benzer şekilde bazı metal merkezleri sensör uygulamalarında gaz veya uçucu organik bileşiklere karşı duyarlılığı önemli ölçüde artırırken, bazıları ise güneş pilleri için gerekli yük transfer süreçlerini iyileştirmektedir.Beni en çok etkileyen bulgulardan biri, lantanit içeren sandviç tipi bis-ftalosiyanin komplekslerinde gözlemlediğimiz sıra dışı elektronik ve optik davranışlar oldu. Bu sistemlerde metal merkezi yalnızca yapıyı taşımakla kalmıyor, iki ftalosiyanin halkası arasındaki elektronik iletişimi de kontrol ederek çok güçlü optik ve elektronik özelliklerin ortaya çıkmasını sağlıyor. Bu durum bana, makrosiklik kimyada molekül tasarımının yalnızca ligand tasarımından ibaret olmadığını; doğru metal iyonu seçiminin de en az ligand kadar kritik olduğunu gösterdi.Bu nedenle bugün hâlâ yeni bir ftalosiyanin veya porfirin sistemi tasarlarken ilk sorduğum sorulardan biri, 'Bu uygulama için en uygun metal merkezi hangisidir?' sorusudur. Çünkü çoğu zaman molekülün kaderini belirleyen unsur, merkezde bulunan tek bir metal iyonudur."
Soru 4.Spektroskopik teknikler (UV-Vis, floresans, IR vb.) çalışmalarınızda kritik rol oynuyor. Bir molekülü karakterize ederken “en belirleyici spektroskopik veri” sizce hangisidir?
Cevap 4:Ftalosiyanin kimyası üzerine yaptığım çalışmalar düşünüldüğünde, bir molekülü karakterize ederken benim için en belirleyici spektroskopik veri UV-Vis absorpsiyon spektroskopisidir. Çünkü ftalosiyaninlerin karakteristik Q ve B bantları, hem makrosiklik yapının oluştuğunu hem de merkez metal iyonunun, substitüentlerin ve agregasyon davranışının elektronik yapı üzerindeki etkilerini doğrudan ortaya koymaktadır. Özellikle sentezlediğimiz yeni ftalosiyanin türevlerinde Q bandındaki kaymalar ve bant şekilleri, molekülün elektronik özellikleri, çözeltideki davranışı ve enerji dönüşümü veya fotodinamik terapi gibi uygulamalardaki potansiyeli hakkında çok değerli bilgiler sağlamaktadır. Elbette floresans ve IR spektroskopisi yapısal doğrulama açısından önemli destekleyici tekniklerdir; ancak ftalosiyaninlerde yapı–özellik ilişkisinin anlaşılmasında UV-Vis verileri çoğu zaman ilk ve en kritik göstergedir.
Soru 5:Metal komplekslerinin elektronik geçişleri ile fotofiziksel davranışları arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz? Bu ilişkiyi kontrol edebilmek yeni uygulamalara kapı açıyor mu?
Cevap 5:Metal komplekslerinde elektronik geçişler ile fotofiziksel davranışlar arasında çok güçlü ve doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Özellikle ftalosiyaninler ve porfirinler gibi geniş π-konjuge makrosiklik sistemlerde, ışık absorpsiyonu sonrasında oluşan uyarılmış durumların enerji seviyeleri, ömürleri ve dönüşüm yolları büyük ölçüde merkez metal iyonunun doğasına bağlıdır.
Çalışmalarımda da gözlemlediğim gibi, merkez metal iyonu yalnızca molekülün elektronik yapısını değiştirmekle kalmaz; aynı zamanda floresans verimini, triplet durum oluşumunu, enerji ve elektron transfer süreçlerini ve singlet oksijen üretim kapasitesini de belirler. Örneğin diamanyetik metaller içeren ftalosiyaninlerde genellikle daha yüksek floresans kuantum verimleri elde edilirken, ağır atom etkisi gösteren metaller intersystem crossing sürecini hızlandırarak triplet durum populasyonunu artırmakta ve fotodinamik terapi veya fotokatalitik uygulamalar için önemli olan singlet oksijen üretimini güçlendirmektedir.
Araştırmalarım boyunca özellikle metal merkezinin ve çevresindeki substitüentlerin birlikte tasarlanmasının, absorpsiyon spektrumunun görünür ve yakın kızılötesi bölgelere kaydırılmasına, yük transfer özelliklerinin ayarlanmasına ve uyarılmış durum dinamiklerinin kontrol edilmesine olanak sağladığını gördüm. Bu durum güneş enerjisi dönüşümü, kimyasal sensörler, fotokataliz ve biyomedikal uygulamalar açısından kritik önem taşımaktadır.
Bana göre bu alandaki en önemli nokta, elektronik geçişlerin yalnızca bir spektroskopik özellik olarak görülmemesidir. Elektronik geçişlerin hassas şekilde kontrol edilmesi, molekülün ışıkla etkileşiminin ve dolayısıyla tüm fotofiziksel davranışının programlanabilmesini sağlar. Bu da yeni nesil fotosensitizerlerin, yüksek verimli güneş pili boyalarının, seçici sensörlerin ve akıllı fotonik malzemelerin geliştirilmesine doğrudan kapı açmaktadır.
Özellikle son yıllarda enerji dönüşümü ve sürdürülebilir teknolojilere yönelik projelerimde de hedefimiz, metal merkezinin ve makrosiklik yapının elektronik özelliklerini moleküler düzeyde ayarlayarak ışık enerjisinin daha verimli şekilde kimyasal veya elektriksel enerjiye dönüştürülmesini sağlamaktır. Bu nedenle elektronik geçişler ile fotofiziksel davranış arasındaki ilişkiyi anlamak ve kontrol etmek, yalnızca temel bilim açısından değil, geleceğin enerji ve sağlık teknolojilerinin geliştirilmesi açısından da stratejik bir öneme sahiptir.
Soru 6:Enerji dönüşümü uygulamalarında (örneğin güneş enerjisi sistemleri) ftalosiyanin türevlerinin performansını artırmak için yapısal olarak hangi modifikasyonlar öne çıkıyor?
Cevap 6:Enerji dönüşümü uygulamalarında ftalosiyaninlerin performansını artırmak için en etkili stratejilerden biri, ftalosiyanin çekirdeğinde yer alan substitüentlerin ve merkez metal iyonunun rasyonel olarak tasarlanmasıdır. Özellikle elektron verici veya çekici grupların kullanılması, absorpsiyon spektrumunun görünür ve yakın kızılötesi bölgeye kaydırılmasını sağlayarak güneş ışığından daha etkin yararlanılmasına olanak verir. Bunun yanında, moleküllerin agregasyon eğilimini azaltan hacimli substitüentler yük transfer verimini artırırken, uygun metal seçimi HOMO–LUMO enerji seviyelerinin optimize edilmesine ve elektron enjeksiyon süreçlerinin iyileştirilmesine katkı sağlar. Çalışmalarımda da gördüğüm üzere, bu yapısal düzenlemeler ftalosiyaninlerin güneş pilleri, fotokatalitik sistemler ve ışık hasat eden malzemelerdeki performansını belirleyen temel faktörler arasında yer almaktadır.
Soru 7: Eğer sınırsız bir laboratuvar imkânınız olsaydı, anorganik kimyada hangi “imkânsız gibi görünen” molekül sistemini tasarlamak isterdiniz?
Cevap 7: Akademik kariyerim boyunca ftalosiyaninler, porfirinler, sensör malzemeleri, fotodinamik terapi ajanları ve enerji uygulamalarına yönelik fonksiyonel makrosiklik bileşikler üzerinde çalıştım. Bu nedenle benim için en heyecan verici hedef, tek bir moleküler mimarinin sensör teknolojilerinden fotodinamik terapiye, güneş enerjisi dönüşümünden katalize ve akıllı biyomalzemelere kadar çok farklı alanlarda kullanılabilmesidir.
Bugün bu uygulamaların çoğu için farklı ftalosiyanin türevleri tasarlıyor ve her bir hedef uygulama için ayrı sentez yolları geliştiriyoruz. Oysa benim hayalim, modüler yapıda, fonksiyonel grupları son aşamada kolaylıkla değiştirilebilen ve mümkün olan en az sentetik basamakla hazırlanabilen evrensel bir ftalosiyanin platformu geliştirmektir. Böyle bir sistem, "bir molekül–çok uygulama" yaklaşımını mümkün kılabilir.
Özellikle kendiliğinden organize olabilen, kontrollü agregasyon gösterebilen, ışık hasatlama yeteneği yüksek, etkin singlet oksijen üretebilen ve aynı zamanda elektronik iletkenliği ayarlanabilen hibrit ftalosiyanin türevleri tasarlamak isterdim. Bu molekülün içerdiği sübstitüe grupları gerektiğinde biyolojik hedefleme birimleri, sensör tanıma elemanları veya enerji dönüşümüne yönelik elektron verici/alıcı gruplarla değiştirilebilir olmalıydı. Böylece aynı temel moleküler iskelet; kanser tedavisinde fotodinamik terapi ajanı, çevresel kirleticilerin belirlenmesinde sensör malzemesi, güneş pillerinde ışık soğurucu boya veya elektrokatalitik sistemlerde aktif bileşen olarak kullanılabilirdi.
Ancak benim için asıl “imkânsız gibi görünen” hedef yalnızca yeni bir molekül sentezlemek değildir. Asıl hedef, bu kadar karmaşık fonksiyonları taşıyan bir yapıyı yüksek verimle, sürdürülebilir kimya ilkelerine uygun ve mümkün olan en az sayıda sentetik basamakla elde edebilmektir. Günümüzde birçok gelişmiş ftalosiyanin türevi çok aşamalı, zaman alıcı ve düşük toplam verimli sentezler gerektiriyor. Eğer sınırsız imkânım olsaydı, yapay zekâ destekli molekül tasarımı, yüksek verimli tarama sistemleri ve otomatik sentez platformlarını kullanarak birkaç basamakta elde edilebilen, ölçeklenebilir ve ekonomik üretime uygun yeni nesil ftalosiyanin türevlerini geliştirmek isterim.
Bence geleceğin en büyük bilimsel başarısı yalnızca daha karmaşık moleküller üretmek değil, aynı zamanda bu molekülleri toplumun enerji, sağlık ve çevre sorunlarına çözüm üretebilecek şekilde erişilebilir hale getirmektir. Bu nedenle tasarlamak istediğim ideal sistem, laboratuvarda etkileyici sonuçlar veren bir molekülden ziyade, çok sayıda uygulamaya dönüşebilen ve gerçek yaşamda kullanılabilecek bir teknolojik ürün olurdu.
Soru 8:Fotodinamik terapi ve enerji malzemeleri arasında bir köprü kurulduğunda, aynı molekül sistemlerinin hem biyomedikal hem enerji alanında kullanılabilirliği sizce ne kadar gerçekçi?
Cevap 8:Bence bu yaklaşım oldukça gerçekçi ve son yıllarda literatürde giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Özellikle ftalosiyanin ve porfirin türevleri gibi güçlü ışık hasat eden makrosiklik sistemler, hem fotodinamik terapide etkin singlet oksijen üretebilmeleri hem de enerji uygulamalarında etkili yük transferi ve ışık absorpsiyonu gösterebilmeleri nedeniyle iki alan arasında doğal bir köprü oluşturmaktadır.Benim çalışmalarımda da kullandığım ftalosiyanin türevlerinde, merkez metal seçimi ve çevresel fonksiyonelleştirme ile fotofiziksel özelliklerin ayarlanabilmesi, aynı molekül platformunun farklı uygulamalara uyarlanmasına olanak sağlamaktadır. Elbette biyomedikal uygulamalar ile enerji sistemlerinin performans kriterleri tamamen aynı değildir; ancak bir molekülün her iki alanda da işlev gösterebilmesi, tasarımın ne kadar başarılı olduğunu ortaya koyan önemli bir avantajdır. Bu nedenle gelecekte çok amaçlı ve disiplinler arası kullanılabilen moleküler sistemlerin daha da ön plana çıkacağını düşünüyorum.
Soru 9:Yeni sentezlediğiniz anorganik komplekslerde stabilite–reaktivite dengesi nasıl optimize ediliyor? Bu dengeyi kurarken deneysel mi yoksa teorik yaklaşımlar mı daha belirleyici oluyor?
Cevap 9:Yeni sentezlediğimiz anorganik komplekslerde stabilite–reaktivite dengesini, ligand tasarımı ve metal merkezinin elektronik özelliklerini birlikte değerlendirerek optimize etmeye çalışıyoruz. Özellikle ftalosiyanin ve benzeri koordinasyon bileşiklerinde yeterli kimyasal ve fotokimyasal kararlılığı korurken, hedef uygulama için gerekli elektron veya enerji transfer süreçlerinin de etkin olması gerekiyor.Bu dengeyi kurarken hem deneysel hem de teorik yaklaşımlar birbirini tamamlıyor. Teorik hesaplamalar elektronik yapı, enerji seviyeleri ve olası reaktivite hakkında önemli öngörüler sağlarken, nihai değerlendirme UV-Vis, elektrokimyasal ve fotofiziksel ölçümler gibi deneysel verilerle yapılıyor. Bu nedenle benim çalışmalarımda en başarılı sonuçlar, teorik tahminlerin deneysel bulgularla doğrulandığı durumlarda elde ediliyor.
Soru 10: Son yıllarda anorganik kimyada artan hesaplamalı kimya ve yapay zekâ kullanımı sizin çalışmalarınızı nasıl etkiliyor? Spektroskopik yorumlamada bu yöntemleri kullanıyor musunuz?
Cevap 10:Hesaplamalı kimya ve yapay zekâ tabanlı yaklaşımlar son yıllarda , anorganik ve makrosiklik bileşiklerin tasarımında giderek daha önemli hale geldi. Ben de ftalosiyaninler, porfirinler ve metal kompleksleri üzerine yürüttüğüm çalışmalarda deneysel sonuçları desteklemek amacıyla DFT ve diğer hesaplamalı yöntemlerden yararlanıyorum. Özellikle UV-Vis, floresans ve elektrokimyasal verilerin yorumlanmasında teorik hesaplamalar değerli bilgiler sağlıyor. Yapay zekâ uygulamalarının ise yakın gelecekte yeni fonksiyonel moleküllerin tasarımı ve yapı–özellik ilişkilerinin öngörülmesinde çok daha etkin bir rol oynayacağını düşünüyorum.
Soru 11: Anorganik kimya, spektroskopi ve enerji malzemeleri üçlüsünü düşündüğünüzde, sizce bu alanların kesişiminde en büyük bilimsel keşif potansiyeli hangi problemde yatıyor?
Cevap 11:Çalışmalarımda öne çıkan ftalosiyaninler, porfirinler, metal kompleksleri, spektroskopik karakterizasyon ve enerji uygulamalarını birlikte düşündüğümde, anorganik kimya–spektroskopi–enerji malzemeleri kesişimindeki en büyük keşif potansiyelinin, ışıkla uyarılan elektron ve enerji transfer mekanizmalarının moleküler düzeyde tam olarak anlaşılması ve kontrol edilmesinde yattığını düşünüyorum. Günümüzde güneş pilleri, fotokatalitik hidrojen üretimi ve yapay fotosentez sistemlerinde temel sınırlayıcı faktörlerden biri, ışık enerjisinin yük ayrışmasına ve kimyasal enerjiye ne kadar verimli dönüştürülebildiğidir. Bu noktada gelişmiş spektroskopik teknikler, özellikle zaman çözünürlüklü yöntemler, anorganik ve makrosiklik sistemlerde gerçekleşen ultrahızlı süreçleri ortaya çıkarmamıza olanak sağlıyor. Benim ftalosiyanin ve porfirin türevleri üzerine yaptığım çalışmalarda da merkez metal iyonunun, ligand tasarımının ve moleküler mimarinin fotofiziksel davranış üzerindeki belirleyici etkilerini gözlemledik. Gelecekte bu bilgilerin hesaplamalı yöntemler ve yapay zekâ ile birleştirilmesi sayesinde, hem enerji dönüşüm verimi yüksek hem de çevresel açıdan sürdürülebilir yeni nesil fonksiyonel malzemelerin tasarlanmasının mümkün olacağına inanıyorum.
Kıymeti hocam,nitelikli cevaplarınız için çok teşekkür ediyorum. Çalışmalarınızı anladığım kadarıyla takip ediyor bundan sonraki yaşamınızda sağlık ve başarılarınızın devamını diliyorum.Saygılarımla.

YORUMLAR