Mert AKAR

Mert AKAR

akarmert2015@gmail.com

Röportaj Serisi-32: Konuk = Prof.Dr.Mustafa Kara (Tasavvuf Tarihi)

04 Mayıs 2026 - 10:39 - Güncelleme: 04 Mayıs 2026 - 10:40
Reklam

“11 Soru 11 Cevap” röportaj serimin otuz ikinci konuğu, Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Tarihi emekli öğretim üyesi Sayın Prof. Dr. Mustafa Kara olacaktır. Bu alanda eserleri, önemli çalışmaları ve devam eden katkıları için; kezâlik röportaj teklifimi kırmayıp kabul ettiği için kendisine teşekkür ederim. Hocam, izninizle sorularıma geçiyorum.

Soru 1-Hocam, öncelikle nasılsınız? Özellikle tasavvuf çalışmalarınızın bu kadar uzun soluklu olmasını sağlayan iç motivasyon kaynağınız nedir?

Cevap 1-Teşekkür ederim. Eskiden “yaşımıza göre iyiyiz” ifadesini duyardık büyüklerimizden. Şimdi biz aynı cümleyi kuruyoruz, bir müddetten beri. Hamdolsun, sorularınıza cevap verdiğimize göre iyiyiz demektir.Esas sorunuzun cevabına gelince meslek sevgisi diyelim kısaca. Mesleğimi sevdim, öğretmenliği sevdim, tasavvuf kültürünü, daha da önemlisi ahlak kahramanlarını, Allah dostlarının tavırlarını sevdim. Bir başka ifade ile okumayı, yazmayı ve konuşmayı sevdim. Ama bunun yanında bir de resmî görevimiz bu. Yani bendeniz 1977 yılında tasavvuf tarihi asistanı oldum. 2018 yılında emekli oluncaya kadar kırk bir yıl hocam Süleyman Uludağ’ın rehberliğinde bu dersin hocalığını yaptım. Konu ile ilgili yaptığım araştırmaları öğrencilerim ve meslektaşlarımla paylaştım. Bazan yalnız bazan dostlarımla, öğrencilerimle birlikte irili ufaklı elliden fazla eser kaleme aldım. Kamuoyuna sundum. Bunun için de devletimiz bana maaş verdi. Şimdi de emekli maaşı veriyor. Ona müteşekkirim. Ben de gücüm oranında çalışmaya, öğrenmeye, öğrendiklerimi, tecrübelerimle birlikte -ek bir ücret beklemeden- öğretmeye devam ediyorum.

Soru 2-“Tekkeler ve Zaviyeler” üzerine yaptığınız çalışmalarda, Osmanlı’daki bu kurumların sadece dinî değil sosyal yapıdaki rolünü nasıl konumlandırıyorsunuz?

Cevap 2-İlk eserim asistan olduğum yıl yayınlandı: Din Hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler. Konu ile ilgili Cumhuriyet döneminde yayınlanan ilk eserdir. Tekkeler ve zaviyeler, 1925 yılında 677 sayılı kanunla yasaklandığı için ilk otuz kırk yılda kimse onlardan bahsetmedi. Bahsedenler de devamlı olarak olumsuz taraflarını vitrine çıkardı. Bu talihsiz bakış açısının iki istisnası vardır: 1935 te yayınlanan Osman Ergin’in Türk Maarif Tarihi. İkincisi ise 1942 yılında Vakıflar Dergisi’nde yayınlanan Ömer Lütfi Barkan’ın meşhur makalesi: Kolonizatör Türk Dervişleri. Diyanet işleri başkanlığının da ikibinli yıllara kadar konu ile ilgili ne bir kitabı vardır ne de bir hutbesi. Dolayısıyla ortada bir haksızlık ve çarpıtma vardı. Bu konuya dikkat çektim. Tekke ve tasavvuf kültürünün öyle zannedildiği gibi sosyal hayattan kopuk, bir hırka bir lokma felsefesine bağlı, insanları miskinliğe sürükleyen bir yaşama tarzı olmadığını gücüm oranında delilleriyle anlatmaya çalıştım. Tasavvuf kültürünün iktisadî hayatla olan sıkı bağını ahi-fütüvvet teşkilatı ile olan bağlantısıyla anlatmaya çalıştım. Tarikat kültürü ile ordu-asker arasındaki güçlü manevî bağı Yeniçeri- Bektaşî ilişkilerini mercek altına alarak göstermeye gayret ettim. Tekkenin güzel sanatlarla olan gönül bağını ise Yunus Emre, Eşrefoğlu Rumî, Niyazî-i Mısrî, İsmail Hakkı Bursevî, Şeyh Galib gibi büyük şairlerimizin bu kurumlarda yetiştiğini, Dede Efendi başta olmak üzere mûsikî tarihimizin deha şahsiyetlerinin de bu atmosferde kemale erdiğini örnekleriyle birlikte aktarmanın yollarını aradım.

Soru 3- Metinlerle çalışırken (özellikle Osmanlı tasavvuf metinleri) sizi en çok zorlayan şey dil mi, yoksa metinlerin arka planındaki zihniyeti çözmek mi oluyor?

Cevap 3-İkisi birlikte diyelim. Osmanlıca, Arapça Farsça ve Türkçenin birlikte oluşturduğu bir dildir. Dilin hakkını verebilmek için bu üç dili belli bir seviyede bilmek gerekir. Fakat zorluk burada bitmiyor. Büyüklerimizin dediği gibi “Kamus’ta pehlivanlık olmaz” Dil canlı bir varlık olduğu için bazı kelimeler farklı zaman ve mekânlarda değişik anlamlar kazanırlar. Bu ince noktanın hakkını verebilmek için çok dikkatli olmak, yirmidört saat geniş sözlüklerle dostluğunuzun devam etmesi gerekir. Bu konuda “Bu Vatan Kimin?” şiiriyle tanıdığınız Orhan Şaik Gökyay’ı örnek veriyorum. Gökyay bizden önceki neslin adeta korkulu rüyası idi. Çünkü Osmanlıca metin yayınlayan, doktora tezi hazırlayan akademisyenlerin eserlerindeki yanlış okumalarını konu alan makaleleri, 1981 yılında “Destursuz Bağa Girenler” isimli eseriyle kamuoyuna sunulmuştu. Ciddi kitap eleştirileriyle dolu olan o kitabı okuyunca Gökyay’ın Türkoloji ile ilgili Osmanlıca metinlerde hiç hata etmeyeceğine kanaat getirmiştim. Ta ki Kâtip Çelebi’nin Mizânü’l-hak isimli eserini görünceye kadar. Gökyay, o kitabı sadeleştirirken o kadar fahiş hatalar yaptı ki bu sefer şu kanaate vardım: “Hiç kimse klasik bir Osmanlıca metni hatasız olarak yeni harflere aktardığını iddia etmemelidir.” 

Bir toplumun zihniyetine hâkim olmak ve onun hakkında hüküm vermek için ise “ince eleyip sık dokumak” gerekir. Münferit olayları ve tespitleri genelleştirerek hüküm vermek, araştırıcıları yanıltan ciddi bir tuzaktır. Bu konuda Osmanlı sosyal hayatının zihniyetini anlamak için İstanbul üniversitesi iktisat fakültesinin değerli hocaları Mehmet Genç ve Sabri Ülgener’in kitapları önemlidir. Özellikle ikinci ismin eserlerinde tasavvufî hayat ile iktisadî hayat arasındaki bağ üzerinde de durulur.

Soru 4-Tasavvufun tarihsel süreçte kurumsallaşması (tarikatlaşma) sizce özünden bir sapma mı, yoksa kaçınılmaz bir gelişim miydi?

Cevap 4-Bunun için insanlık tarihine bakılırsa daha sağlam ve kıdemli gerekçeler bulunabilir. Bilmemiz gereken ilk cümle şöyledir: Mezhebi ve tarikatı olmayan din yoktur. Çünkü insan yorum yapan bir varlıktır. Aynı metinden farklı yorum çıkaran bir özelliğe sahiptir. İnandığı kutsal metni farklı yorumlayınca mezhep ve tarikat o gün oluşmaya başlıyor demektir. Peki insanın yaptığı her yorum doğru mudur? Buna da evet demek mümkün değildir. Onun için bütün dinlerde Hak mezhep-batıl mezhep tartışmaları vardır. Dolayısıyla mezhepleşme-tarikatlaşma doğaldır, tabiîdir, insanın yaratılış özellikleri ile yakından ilgilidir. Bir adım daha ilerleyelim: Bu farklı yorumlar fikir ve düşünce hürriyetinin yavrusudur. Çünkü mezhep ve tarikatın birden çok oluşu birden çok yoruma hayat hakkı tanınıyor demektir. Bu da farklı görüşlere hayat hakkı tanımak anlamına gelir. Şimdi düşünün, tek mezhep tek tarikat, tek yorum bizi hangi noktaya taşır?  Bu noktada bir soru daha sorma hakkınız doğdu: Peki, insanlık tarihindeki mezhep kavgaları mezhep taassubu/mezhep savaşları ne olacak? Evet, bu da inkâr edilemeyecek bir insanlık gerçeğidir. İnkâra gerek yok. Acı ama gerçek. Dün vardı bugün de vardır. Yarın da olacaktır. Çağdaş dünyada mezhep taassubuna yeni bir kardeş geldi: Parti taassubu. Ama âkıl olanların tercihi bu tip yobazlıklar değil. Bunun zıddı olan müsamaha ve hoşgörüdür.

Soru 5-Eserlerinizde sıkça gördüğümüz “tasavvufun hayatla iç içeliği” vurgusu, modern şehir hayatında sizce nasıl yeniden kurulabilir?

Cevap 5-Yukarıda söylenenlerden çıkan netice şudur: Mistik/tasavvufî yol ve yorum insanla yaşıttır. Kıyamete kadar var olacaktır. İnsanların -hepsi değil- yaratılış olarak bu hayata ilgi duyanlara sağlıklı/sahih yollar gösterilmelidir. Bu hakikate gözümüzü kapatmak, sırtımızı çevirmek çözüm değildir. Bazı olaylar sebebiyle mistik hayatla ilgili geçici tedbirler alınabilir, kontrol mekanizmaları kullanılabilir ama bu yol daimî olarak kapatılamaz. Bu yanlış yol tercih edilirse, kamunun düzenini bozmayacak şekilde doğal yollarla ihtiyaç giderilmezse mistik bir yaratılışa sahip olanlar başka yollarla, başka kültürlerle ruhlarının bu ihtiyacını gidermenin çarelerini aramaya başlarlar. Günümüzde şehir hayatı insana bazı imkânlar sunarken birçok yönüyle insanı yormakta ve adeta ezmektedir. Bu yorgunluk, bitkinlik ve bıkkınlık nasıl giderilecektir? Ruhların sıhhat ve selameti nasıl temin edilecektir? Bu büyük bir soru olarak karşımızda durmaktadır. Zaman zaman adını duyduğunuz meditasyon gibi kelimeler bu yabancı kültürlerin habercisidir. Topluma yön veren kişilerin, yöneticilerin, kanaat önderlerinin bu konu üzerinde ciddi olarak eğilmeleri ve hal çarelerini bulmaları gerekir. 

Soru 6-Özellikle Osmanlı dönemi şeyhleri/mürşidleri üzerine yaptığınız çalışmalarda sizi en çok etkileyen şahsiyet kim oldu, neden?

Cevap 6-Bu konuda size tek isim verirsem haksızlık yapmaktan korkarım. Yarım asır içinde pek çok kişi hakkında araştırma, inceleme yaptım. Eserlerimin büyük kısmı biyografik bilgilerle iç içedir. Araştırma günlerinde onların etkisi altında kaldım. Bazı cümlelerini, beyitlerini ezberledim, bazı tavırlarına hayran oldum. Ama bir başka zaman farklı bir gönül eriyle sabahlayınca “sevgiliniz” de değişecek demektir. Hayran olduğum derviş tipi ise yöneticilerden, servet ve iktidar sahiplerinden hiçbir şey beklemeden Allah aşk ve mahabbetini ipek böceğinin sabrıyla sessiz ve derinden çalışarak, kınayanın kınamasından korkmadan gönüllere aktarandır. Allah bu dostlarını bizim için yaratmıştır. Bizim yolumuzu aydınlatmaları için onlara üstün kabiliyetler lütfetmiştir. İşte sekiz asırlık o hikmetli mısraların özeti:

Dervişlik dedikleri hırka ile tac değil

Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil.

Gönlü derviş eylemek ise Âşık Veysel’imizin ifadesiyle uzun ince bir yoldur. Bir başka deyişle barışı olmayan bir “savaş”tır.

Soru 7-Türkiye’de tasavvuf araştırmalarında metodolojik olarak en büyük eksikliği nerede görüyorsunuz? Arşiv mi, yaklaşım mı, yoksa disiplinlerarası eksiklik mi?

Cevap 7-Hepsinin payı var. Tasavvuf tarihi araştırmalarının seviyesinin yükselmesi ve insanlık tarihinin bu çok özel tecrübesinin aydınlanması için öncelikle üç dil önemlidir: Arapça, Farsça, Türkçe. Arşiv metinlerini doğru okuyabilmek için de rehber bir hocanın yanında “gubâr-ı mübareke”lerle birlikte biraz dirsek çürütmek gerekmektedir. Okuduktan sonra belgeleri doğru yorumlayabilmek de başka bir hüner istemektedir. İlave edelim: Cumhuriyet dönemini incelemek farklı problemlerle de boğuşmayı gerektirmektedir. Bazı tarihçiler Osmanlı kültürünü ve yöneticilerini kötülemek için kırk dereden su getirirken, Osmanlı yöneticilerini aşırı yorumlarla temize çıkaran bir zihniyetin doğmasına sebep oldu. Bunun tipik örneği Sultan II. Abdülhamid için kullanılan “Ulu Hakan” “Kızıl Sultan” tiplemesidir. Bu “aşırı uçlar”ın ikisi de yanlıştır. Bir taraf Osmanlı sultanlarını “günah keçisi” olarak görürken karşı tezi savunanlar da onları evliya mertebesine yükseltmenin yollarını aradılar buldular. Tarihî olayları soğukkanlı bir şekilde değerlendirmek, o günün şartlarını tarafsız bir şekilde okuyarak, anlayarak ve tahlil ederek neticeye gitmek kolay bir iş değildir. Ama bu zor işi başarmak zorundayız. Çünkü tarihten ibret alınacaksa gerçeklerden ibret alınabilir, masallardan, kurgulardan, kuruntulardan değil. Birilerinden alkış almak, ulûfe almak için tarih yazılmaz. Yazılsa da ömrü uzun olmaz.

Soru 8-Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ndeki akademik hayatınız boyunca, öğrencilerde tasavvufa bakışın yıllar içinde nasıl değiştiğini gözlemlediniz?

Cevap 8-Tasavvuf tarihi, yüz yıl önce açılan İstanbul Dârulfünûn İlâhiyat Fakültesi’nin bir dersidir. Hocası da Mehmet Ali Aynî’dir. 1949 yılında açılan Ankara İlahiyat fakültesi’nde bu ders yoktur. Şimdi ise bütün ilâhiyat fakültelerinde lisans, yüksek lisans ve doktora seviyesinde eğitim öğretimi yapılan bir anabilim dalıdır. Sorunuzla ilgili ankete dayalı bir çalışma elimde yok. Ama bazı müşahedelerimi aktarabilirim. Bu çizginin, ülkemizdeki değişim ve dönüşümlere paralel olarak bir seyir takip ettiği söylenebilir. Bilindiği gibi bu ders, mürid-mürşid ilişkisi içinde tasavvufî eğitim/seyrusülük için değil, tasavvuf tarihi/kültürü hakkında eskilerin tabiriyle muhtasar müfid bilgi vermek içindir. Aksi halde ders veren hocaların teknik anlamda icazetli mürşid olması gerekir. Bu konuyu her eğitim öğretim yılının ilk haftası geniş bir şekilde öğrencilerime anlatır(d)ım. Meslek hayatım boyunca en çok duyduğum, bugün da duymakta olduğum soru ise şudur: Tasavvufî eğitimi nasıl, nerede,kimden alacağız?

Bu konuda şimdiye kadar hiç kimseye isim ve yer söylemedim. Ama şunu söyledim: “Aramakla bulunmaz, bulanlar ancak arayanlardır”. Yani bu iş ısmarlama olmaz. Arayarak, araştırarak, sorarak soruşturarak karar verilmelidir. Fakat tasavvufî hayatın ülkemizde illegal olması sebebiyle bunun çok kolay olmayacağı da ortadadır.  Erken kalkan kendini şeyh ilan ettiği bir ortamda sapla saman birbirine karışmıştır. Tasavvufî hayata girmek için niyet edenlere de ısrarla şunu söyledim: Tasavvufî hayata girmek dinî açıdan zorunlu değildir. Yasak ta değildir. “Dinî hayatımı tasavvufî hayatın tecrübeleriyle daha iyi yaşayabilirim” diye bir düşünceniz varsa bu tercih hakkınızdır ama acele etmeyiniz. Yanlış bir tercih yapma riskiniz vardır. Böyle bir şey olursa kaş yaparken göz çıkarırsınız.

Tasavvuf dersine “muhalif” bir çizgiyi takip ederek başlayanlardan bir kısmının sene sonunda farklı bir kulvara geçtiğini gördüm zaman zaman. Sükût-i hayâle uğrayanlar da olmuştur. Araştırarak değil de sağdan soldan duyduklarıyla tasavvufa karşı tavır alan muhaliflerin bir kısmı zamanla mütevazi bir derviş olurken, farklı sebeplerle dervişlik yolundan soğuyanlar da olmuştur. Yıllar sonra gelerek hayatındaki bu değişim ve dönüşümleri zevkle anlatan talebelerimiz de vardır.

Soru 9-Günümüzde “tasavvuf” adı altında sunulan popüler içeriklerle klasik tasavvuf geleneği arasında en büyük kırılma nerede yaşanıyor?

Cevap 9-En büyük kırılma çağdaş materyalist, kapitalist ve seküler âlemin beynimize dikte ettiği anlayışlarla hakikat arasında yaşanmaktadır. İnsanlığı kasıp kavuran bu büyük sıkıntıya bazan “tsunami” diyorum. Bu çıkmaz sokağın ürettikleri her şeyi allak bullak ediyor. Ortada ciddi bir çelişki var. Kafamızın karışıklığı sebebiyle bu çelişkinin de tam olarak farkında değiliz. Yalnız şu hususu da ifade edelim: Günlük hayat ile tasavvufî ahlak arasında kopan bu “fırtına” tarihte ilk defa oluyor değildir. Tasavvuf klasiklerindeki bilgiler dikkatle okunduğunda bu durumun daha önceki asırlarda da benzerlerinin olduğu görülebilir. Ancak hiçbir dönemde bu kadar güçlü olmamıştır.

Soru 10-“Metinlerle Osmanlılarda Tasavvuf ve Tarikatlar” isimli eserinizde seçtiğiniz metinler için hangi ölçütleri kullandınız? Özellikle dışarıda bıraktığınız ama önemli gördüğünüz metinler var mı?

Cevap 10-Özellikle dışarıda bıraktığım metin yok. Ama temsil gücü daha kuvvetli metinler bulunabilirdi. Bu metinlerin seçiminde takip ettiğim ilke, tasavvufî eserlerin uzandığı her alanla ilgili örnek metinler sunmaktır. Bazan kısa bazan uzun oldu. Bazan nesir bazan nazım oldu. Bazı metinleri anlamak kolay, bazıları biraz zor. Bazı metinler ufuk açıcı olurken bazıları da tepki almıştır. Bu da normaldir. Neticede hepsi insanî yorum ve düşüncelerden ibarettir. İnsan da dokuz ay on günlük bir varlık. Doğrusu da var yanlışı da..

Soru 11-Tasavvufun akademik bir disiplin olarak incelenmesi ile “yaşanan bir tecrübe” olması arasındaki gerilimi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu noktada akademisyenin tavrı nasıl olmalıdır?

Cevap 11-Cevabı zor bir soru. Yukarıda kısaca işaret edildiği gibi tasavvuf tarihi dersinin hedefi tasavvufî terbiye=seyrusülük=dervişlik değildir. Ama tasavvufî hayatın yaşanan bir tecrübe olduğu da bilinmektedir. Bu problem nasıl aşılacak, nasıl çözülecek? Dersin sınırları iyi çizilirse aşılır. Öğrencilerin bir kısmı okul dışında bu eğitimi alıyor olabilir, bundan dolayı o öğrenciye ek puan verilemez. Yani seyrusülük hayatı yaşayan bir öğrenci tasavvuf dersinden bütünlemeye kalabilir. Veya dersi anlatan öğretim elemanı da bu eğitimin içinde olabilir o da bu halini esas alarak birilerine ek puan veremez. Herkes haddini/sınırını bilmelidir. Haksızlık yapmamalıdır. Ne demişler, “İslâm’ın şartı beş altıncısı haddini bilmek” 

Hocam, değerli vaktinizi ayırdığınız ve sorularıma anlamlı cevaplar vererek gösterdiğiniz ilgi ve alakanız için çok teşekkür ederim.Saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

Bu yazı 84 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum

Son Yazılar