"11 Soru 11 Cevap" röportaj serimin kırk sekizinci konuğu; Kocaeli Üniversitesi Rektör Yardımcısı, KOÜ TTO Yönetim Kurulu Başkanı ve Mühendislik Fakültesi Makine Mühendisliği Bölümü Hidromekanik ve Hidrolik Makineler Anabilim Dalı'nda Akışkanlar Mekaniği,Termodinamik ve Isı Transferi alanlarında çok değerli akademik çalışmalar yürüten öğretim üyesi Sayın Prof. Dr. Elif Öğüt olacaktır.
Yoğun akademik programına rağmen röportaj teklifimi nazikçe kabul ederek bu söyleşiye katkı sunduğu için kendisine çok teşekkür ediyorum. Kıymetli görüşlerinin; akademiyle ilgilenen gençler ve araştırmacılar için yol gösterici ve ilham verici olacağına yürekten inanıyor, izninizle sorularıma geçiyorum.
Soru 1: Hocam öncelikle nasılsınız? Akademik kariyerinizde bu alana yönelmenizdeki temel etkenler nelerdi ve sizi makine mühendisliği ile termal sistemler üzerine çalışmaya iten kırılma noktası ne oldu?
Öncelikle çok teşekkür ediyorum, iyiyim sağolun siz nasılsınız?. Aslında benim akademik yolculuğa karar vermem lisans dönemindeyken başladı. Özellikle staj yaparken farkettim ki özel sektörde kadın makine mühendisi olarak çalışmak yerine, akademide çalışmanın beni daha mutlu edeceğiydi. Bu yolculuk biraz merakın, biraz disiplinin, biraz da karşılaştığım problemlere “Bunu daha iyi nasıl yapabilirim?” diye bakmanın sonucu akademiye yöneldim.
Makine mühendisliğini her zaman çok güçlü ve dönüştürücü bir disiplin olarak gördüm. Çünkü makine mühendisliği, doğanın temel yasalarını anlamaya çalışırken aynı zamanda bu bilgiyi gerçek hayattaki problemlerin çözümüne dönüştürmenizi sağlıyor. Isı transferi, akışkanlar mekaniği ve termal sistemler ise beni özellikle lisansta aldığım derslerde etkiledi. Bir sistemde bazen çok küçük görünen bir sıcaklık değişiminin, bir akış düzenlemesinin ya da bir geometrik iyileştirmenin sistemin bütün performansını değiştirebildiğini görmek benim için çok heyecan vericiydi.
Sanırım beni bu alana bağlayan temel düşünce şu oldu: Enerjinin ne kadarını ürettiğimiz kadar, onu ne kadar akıllı kullandığımız da önemlidir. Özellikle sanayinin yoğun olduğu bir bölgede çalışıyorsanız, enerji verimliliğinin yalnızca akademik bir araştırma konusu olmadığını çok daha net görüyorsunuz. Verimlilik; rekabet gücü, sürdürülebilirlik, çevresel sorumluluk ve ekonomik bağımsızlık meselesidir.
Akademik hayatım boyunca da hep teorik bilgi ile gerçek problem arasında bir bağ kurmaya çalıştım. Bir denklem benim için yalnızca çözülmesi gereken matematiksel bir ifade değildir; o denklemin gerçek hayatta hangi problemi açıkladığı ve çözümünün kime fayda sağlayacağı da en az matematiğin kendisi kadar önemlidir.
Soru 2: Enerji dönüşümü çağında, üzerinde çalıştığınız nanoakışkanlar ve faz değiştiren malzemelerin geleneksel endüstriyel termal sistemleri nasıl bir paradigma değişimine zorlayacağını öngörüyorsunuz?
Bugüne kadar termal sistemleri büyük ölçüde “ısıyı nasıl daha etkili taşırız?” sorusu üzerinden tasarladık. Gelecekte ise bunun yeterli olmayacağını düşünüyorum. Artık “Isıyı nasıl taşırız, nasıl depolarız, ne zaman kullanırız ve sistemi değişen koşullara nasıl adapte ederiz?” sorularını birlikte sormamız gerekiyor.
Nanoakışkanlar ve faz değiştiren malzemeler tam da bu noktada önemli hale geliyor. Nanoakışkanlar, geleneksel akışkanların termal performansını geliştirme potansiyeli sunarken, faz değiştiren malzemeler enerjinin ihtiyaç duyulduğu anda kullanılabilmesine imkân sağlıyor. Dolayısıyla geleceğin termal sistemleri yalnızca pasif biçimde çalışan sistemler olmayacak; enerji akışını yöneten, depolayan ve çalışma koşullarına göre performansını optimize eden daha akıllı yapılar haline gelecek.
Ben asıl paradigma değişiminin burada olduğunu düşünüyorum. Geçmişte bir sistemi maksimum çalışma koşuluna göre tasarlıyorduk. Gelecekte ise değişken koşullara uyum sağlayabilen sistemler tasarlamanın daha ön plana çıkacağını öngörüyorum.
Ancak burada bir mühendis olarak ihtiyatlı olmayı da önemli buluyorum. Laboratuvarda yüksek performans gösteren her malzeme sanayide başarılı olmayabilir. Kararlılık, maliyet, güvenlik, uzun süreli kullanım, bakım ve geri dönüştürülebilirlik gibi parametreleri de birlikte değerlendirmek zorundayız.
Gerçek dönüşüm, yalnızca daha yüksek ısı transfer katsayısı elde ettiğimizde değil; bunu ekonomik, sürdürülebilir ve ölçeklenebilir hale getirdiğimizde gerçekleşecektir.
Soru 3: Hesaplamalı Akışkanlar Dinamiği simülasyonlarının yapay zekâ optimizasyon araçlarıyla birleşmesi, makine mühendisliği eğitimini ve modern tasarım süreçlerini nasıl dönüştürüyor?
Çok köklü bir dönüşümün içindeyiz. Ancak ben yapay zekânın mühendisin yerini alacağı düşüncesinden ziyade, mühendisliğin düşünme biçimini değiştireceğini düşünüyorum.
Geçmişte mühendislikte temel problem çoğu zaman hesap yapabilmekti. Daha sonra güçlü bilgisayarlarla birlikte çok daha karmaşık sistemleri simüle edebilir hale geldik. Bugün ise yeni bir aşamadayız: Artık yalnızca sistemi simüle etmek değil, binlerce alternatif arasından en doğru tasarımı en kısa sürede bulmak istiyoruz.
Hesaplamalı Akışkanlar Dinamiği (HAD) ile yapay zekâ ve optimizasyon yöntemlerinin birleşmesi burada büyük bir imkân sunuyor. Ancak çok önemli bir risk de var. Bir yazılımı kullanabilmek ile mühendislik yapabilmek aynı şey değildir. Öğrenci bir simülasyonu çalıştırabilir, çok güzel renkli sonuçlar elde edebilir; fakat fiziksel modeli, sınır şartlarını ve kabullerin fiziksel anlamını bilmiyorsa o sonuçların bilimsel bir değeri olmayabilir.
Bu nedenle geleceğin mühendislik eğitiminde iki şeyi aynı anda yapmalıyız: Temel mühendislik bilgisini çok güçlü vermeli ve öğrencilerimizi teknolojinin küresel ölçekte hızla değiştiği bir dünyada yeni dijital araçlarla buluşturmalıyız.
Ben öğrencilerimize şunu söylemeyi önemli buluyorum: Yapay zekâ size bir cevap verebilir, fakat doğru soruyu sormak hâlâ sizin sorumluluğunuzdadır. Geleceğin başarılı mühendisi en fazla hesap yapan kişi değil; fiziksel problemi doğru tanımlayan, veriyi sorgulayan ve teknolojiyi bilinçli kullanan kişi olacaktır.
4: Fitilsiz termosifon ısı boruları gibi doğrudan endüstriyel verimliliğe odaklanan tescilli patentleriniz var. Laboratuvardaki teorik bir buluşun sanayide ticarileşebilir bir ürüne dönüşmesindeki en kritik eşik nedir?
Bence en kritik eşik, “çalışıyor” ile “kullanılabilir” arasındaki mesafeyi aşabilmektir.
Akademide bir sistemin teknik olarak çalıştığını göstermek çok önemli bir başarıdır. Ancak sanayi size hemen başka sorular sorar: Bunun maliyeti nedir? Seri üretilebilir mi? Mevcut sisteme entegre edilebilir mi? Bakımı kolay mı? Beş yıl sonra da aynı performansı gösterecek mi? Yatırımın geri dönüş süresi nedir?
İşte bir akademik buluşun gerçek inovasyona dönüşmesi bu sorulara cevap verebildiği noktada başlıyor.
Ben patentin bir son değil, aslında bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Patent, “Burada özgün bir bilgi ürettik” demektir. Fakat ticarileşme, “Bu özgün bilgiyi bir değere dönüştürebildik” demektir. Üniversiterlerde halen patentlerin ticarileşme süreçlerinde yol katetmesi gerekmektedir. Bu konulardaki eksikliğimizi sanayinin isterlerini de iyi anlamamızla aşılacağını düşünüyorum.
Bu süreçte akademisyen ile sanayicinin çok erken aşamada bir araya gelmesi gerekiyor. Çünkü sanayinin probleme ilişkin tecrübesi ile akademinin çözüm üretme kapasitesi ne kadar erken buluşursa, ortaya çıkan teknolojinin ticarileşme ihtimali o kadar artıyor.
Kısacası en kritik eşik, teknolojiyi laboratuvardan çıkarmak değil; gerçek dünyanın şartlarına hazırlamaktır.
Soru 5: KOÜ Teknoloji Transfer Ofisi Yönetim Kurulu Başkanı olarak, akademide üretilen nitelikli bilginin Kocaeli gibi devasa bir sanayi bölgesinin pratik sorunlarıyla tam olarak örtüşmesini nasıl sağlıyorsunuz?
Kocaeli’de üniversite-sanayi iş birliği bir tercih değil, bir sorumluluktur. Çünkü bir tarafta çok güçlü bir akademik bilgi birikimi, diğer tarafta Türkiye'nin üretim kapasitesinin çok önemli bir bölümünün olduğu sanayi kuruluşları var. Bu iki kurumun birbirinden uzak kalması düşünülemez.
Fakat burada temel sorun çoğu zaman bilgi eksikliği değil, doğru eşleşmenin sağlanamamasıdır. Sanayici bazen probleminin akademide hangi uzmanlık alanına karşılık geldiğini bilmiyor. Akademisyen ise geliştirdiği bilginin hangi sektörde gerçek bir ihtiyaca cevap verebileceğini göremeyebiliyor.
Teknoloji Transfer Ofisinin en önemli görevlerinden biri tam da bu iki taraf arasında bir arayüz oluşturmaktır.
Ben üniversite-sanayi iş birliğinde “proje bulma” yaklaşımından çok “problem bulma” yaklaşımının değerli olduğuna inanıyorum. Önce sanayinin gerçek problemini doğru anlamalıyız. Çünkü doğru tanımlanmamış bir probleme, çok iyi bir bilimsel çözüm üretmenin de yeterli olmayacağı kanaatindeyim.
Ayrıca güven çok önemli. Başarılı iş birlikleri tek bir toplantıyla ya da tek bir projeyle oluşmuyor. Sanayici üniversitenin kendi zaman dilimini anlayabildiğini, akademisyen de sanayinin yalnızca kısa vadeli sonuç bekleyen bir yapı olmadığını görmeli.
Bizim hedefimiz üniversite ile sanayi arasında proje bazlı değil, sürdürülebilir bir bilgi ve güven ekosistemi oluşturmaktır. Kocaeli ilimizde 14 OSB nin olmasından dolayı sanayi kuruluşlarla yakın temasta olmamız ve onların sorunlarına çözüm üretmek için paydaş kuruluşlarla beraber çalıştaylar yapmamız bu işbirliklerinin en önemli somut çıktısıdır.
Soru 6: Akademik girişimlerin Türkiye'deki ekosistemde ölçeklenirken karşılaştığı en büyük finansal ya da operasyonel düğüm sizce nerede atılıyor?
Türkiye’de iyi fikir konusunda bir eksiklik olduğunu düşünmüyorum. Çok nitelikli akademisyenlerimiz, genç araştırmacılarımız ve teknoloji geliştirme kapasitemiz var. Asıl sorun, iyi fikrin şirketleşme ve ölçeklenme sürecinde ortaya çıkıyor.
Bir akademisyen bilimsel belirsizliği yönetmeyi çok iyi bilir. Fakat pazar belirsizliği farklı bir konudur. Müşteri kimdir? Ürün nasıl fiyatlandırılacaktır? Yatırımcıya nasıl ulaşılacaktır? Ekip nasıl büyütülecektir? Fikri mülkiyet nasıl korunacaktır? Ticarileşme konusunda ki eksikliğimiz zaman içerisinde Teknopark ve TTO muz aracalığıyla verilen eğitim ve teknik destekleriyle aşılacaktır.
Bir noktadan sonra teknoloji tek başına yeterli olmuyor.
Bence Türkiye'deki en önemli düğümlerden biri “ilk müşteri” ve “ölçeklenme” aşamasıdır. Bir teknoloji prototip düzeyinde başarılı olabilir, destek programlarından yararlanabilir; fakat pazara çıkarken referans müşteriye, büyüme sermayesine ve profesyonel yönetime ihtiyaç duyar.
Bu nedenle akademik girişimciliği yalnızca “şirket kurmak” olarak görmemeliyiz. Asıl mesele şirketin sürdürülebilir olmasıdır. TTO'ların, teknoparkların, yatırımcıların ve sanayinin birlikte çalıştığı bir yapı kurabilirsek akademik bilginin ekonomik değere dönüşme hızını çok daha fazla artırabiliriz.
Soru 7: Kocaeli Model Fabrika yönetimindeki rolünüz bağlamında, yalın üretim ve dijital dönüşüm süreçlerinde geleneksel KOBİ’lerin akademiden öncelikli beklentisi ne yöndedir?
KOBİ'lerin akademiden ilk beklentisi çoğu zaman en ileri teknolojiyi getirmemiz değildir. Öncelikle kendi problemlerini doğru anlamamızı bekliyorlar.
Dijital dönüşüm kavramı bazen yanlış biçimde yalnızca robot, sensör veya yazılım yatırımı olarak algılanıyor. Oysa verimsiz bir süreci dijitalleştirirseniz, aslında verimsizliği dijitalleştirmiş olursunuz.
Bu nedenle ben yalın dönüşüm ile dijital dönüşümün birbirinden ayrı düşünülmemesi gerektiğine inanıyorum. Önce süreci anlamalı, israfları görmeli, ölçmeli ve iyileştirmeliyiz. Daha sonra doğru teknolojiyle desteklemeliyiz.
KOBİ'ler akademiden uygulanabilir, ölçülebilir ve kendi ölçeklerine uygun çözümler bekliyor. Onlara her zaman en pahalı sistemi önermek değil, ihtiyaç duydukları doğru çözümü sunmak gerekiyor.
Sanayi 5.0 ile birlikte insan faktörü daha da önemli hale geliyor. Geleceğin fabrikası yalnızca daha fazla otomasyonun olduğu fabrika olmayacak; insanın yaratıcılığı ile teknolojinin gücünün doğru biçimde birleştiği fabrika olacak.
Soru 8: Üniversitenin Rektör Yardımcısı olarak Ar-Ge ve Kalite süreçlerini yönetiyorsunuz. Bir devlet üniversitesinin “Araştırma Üniversitesi” standartlarını yakalaması sürecinde, nasıl bir strateji yürütmektesiniz.
Biz araştırma üniversitesi olma sürecini yalnızca bir sıralama ya da unvan hedefi olarak görmüyoruz; bunu Kocaeli Üniversitesinin araştırma kültürünü ve ürettiği değeri daha ileriye taşıyan bütüncül bir dönüşüm süreci olarak ele alıyoruz.
Bu doğrultuda stratejimizi üç temel kavram üzerine kuruyoruz: odaklanma, bütünleşme ve etki. Öncelikle güçlü olduğumuz araştırma alanlarını veriye dayalı olarak belirliyor ve bu alanlardaki kapasitemizi daha da güçlendirmeyi hedefliyoruz. İkinci olarak Araştırma ve Geliştirme Koordinatörlüğü, Proje Destek ofisi, Patent ofisi, BAP, TTO, teknopark, araştırma merkezleri, akademik birimler ve lisansüstü eğitim yapılarımızın aynı hedef doğrultusunda, bütünleşik bir araştırma ekosistemi içinde çalışmasını önemsiyoruz.
Üçüncü ve belki de en önemli boyut ise etki. Artık yalnızca kaç yayın yaptığımızı değil; ne kadar nitelikli bilgi ürettiğimizi, hangi uluslararası araştırma ağlarında yer aldığımızı ve bu bilginin patente, teknolojiye, sanayiye ve toplumsal faydaya nasıl dönüştüğünü de sorguluyoruz.
Kocaeli’nin güçlü sanayi ekosistemi bizim için çok önemli bir avantaj. Hedefimiz, bu potansiyeli bilimsel gücümüzle birleştirerek Kocaeli Üniversitesini yalnızca bilgi üreten değil, geleceğin teknolojilerini geliştiren ve dönüşüme yön veren bir araştırma üniversitesi haline getirmektir.
Soru 9: Yükseköğretimde kalite güvence sistemlerinin bürokratik birer yük gibi algılanmasını önleyip, kurumun tüm bileşenlerince organik bir refleks olarak benimsenmesini nasıl sağlayabiliriz?
Kaliteyi yalnızca rapor hazırlamak, form doldurmak ve kanıt toplamak olarak görürsek, bir süre sonra doğal olarak bürokratik bir yük haline gelir.
Ben kaliteyi çok daha basit bir soruyla açıklamayı tercih ediyorum: “Yaptığımız işi bugün, dünden daha iyi nasıl yapabiliriz?” Kalite kültürü bu sorunun kurumun her düzeyinde sorulmasıyla başlar. Kalite yolcuğu, kurumların kendisini sürekli iyileştirme halidir.
Bir dersin öğrenci geri bildirimleri doğrultusunda geliştirilmesi de kalitedir. Bir laboratuvar sürecinin daha güvenli hale getirilmesi de kalitedir. Bir idari işlemin süresinin kısaltılması da kalitedir. Bir araştırma altyapısının daha etkin kullanılması da kalitedir.
Asıl önemli olan, veriyi yalnızca toplamak değil, karar süreçlerinde kullanmaktır. Eğer insanlar verdikleri geri bildirimin bir değişikliğe dönüştüğünü görürlerse kalite süreçlerine inanırlar. Fakat sürekli veri toplayıp hiçbir şeyi değiştirmezsek sistem zamanla anlamını kaybeder.
Kalite bir birimin işi değil, kurumun bütüncül davranış biçimidir. Kalite kültürünün oluştuğunu, tüm personelin sadece dış değerlendiriciler geldiğinde sordukları sorulara cevap vermek için kanıt sunmak değil de, işlerini daha iyi yapmak istedikleri için iyileştirme yaptığında anlayabiliriz.
Soru 10: Yeşil Mutabakat ve karbon nötr hedefleri ekseninde, geleceğin makine mühendisi profilinin küresel dinamiklere hızla adapte olabilmesi için müfredatlarda neleri değiştirmeliyiz?
Geleceğin makine mühendisi artık yalnızca “Bu sistem çalışıyor mu?” diye soramaz. “Ne kadar enerji tüketiyor? Karbon ayak izi nedir? Hangi malzemeyi kullanıyor? Ömrünü tamamladığında ne olacak? Daha az kaynakla aynı işi yapabilir miyiz?” sorularını da sormak zorunda.
Bu nedenle sürdürülebilirliği müfredatta tek bir seçmeli ders olarak görmek yeterli değil. Sürdürülebilirlik anlayışının tasarımdan üretime, termodinamikten malzeme bilimine kadar mühendislik eğitiminin bütününe yerleşmesi gerekiyor.
Bunun yanında yapay zekâ, veri analitiği, dijital ikizler, ileri simülasyon teknikleri ve optimizasyon yöntemleri geleceğin mühendisinin araç setinin bir parçası olacak.
Fakat bir noktayı özellikle vurgulamak isterim: Teknik yetkinlik tek başına yeterli değildir. Geleceğin mühendisi artık günümüzde disiplinler arası çalışabilmeli, birkaç yabancı dil bilmeli, iletişim kurabilmeli, etik sorumluluk taşımalı ve sürekli öğrenebilmelidir.
Ben öğrencilerimize hazır bilgi vermekten çok, yeni bilgiye nasıl ulaşacaklarını öğretmemiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bugün öğrettiğimiz bazı teknolojiler değişebilir; fakat öğrenmeyi öğrenmiş bir mühendis değişimin gerisinde kalmaz.
Soru 11: Ağır sanayiyle çok sıkı bağları olan makine mühendisliği disiplininde ve üst düzey akademik yönetim kademelerinde bir kadın lider olarak, kariyer yolculuğunuzda çıkardığınız en büyük ders ne oldu?
Kariyer yolculuğumda öğrendiğim en önemli şeylerden biri şu oldu: İnsan kendi yetkinliğini başkalarının önyargıları üzerinden tanımlamamalı. Ben mesleki yolculuğum boyunca öncelikle yaptığım işin niteliğine odaklandım.
Makine mühendisliği uzun yıllar erkek egemen bir alan olarak görüldü. Ancak günümüzde bu algı değişti. Akademide de bugün Türkiye’de akademisyenlerin yaklaşık yüzde 47’si kadın. Bu son derece kıymetli bir orandır. Araştırma görevliliğinde yüzde 55 olan kadın temsili, profesörlük düzeyinde yaklaşık yüzde 35 civarındadır. Geçmiş yıllara nazaran yükseköğretim kurumlarında son on yılda bu oran artmıştur.
Bir kadın olarak farklı sorumlulukları aynı anda taşımak zaman zaman daha fazla çaba gerektirebiliyor. Fakat bunun bize kazandırdığı çok güçlü özellikler de var: Dayanıklılık, çok boyutlu düşünebilme, empati ve farklı sesleri dinleyebilme.
Liderlik konusunda öğrendiğim en önemli ders ise liderliğin en önde yürümek değil, birlikte yürüyebileceğiniz bir ortam oluşturmak olduğudur.
Genç kadın mühendis ve akademisyenlere şunu söylemek isterim. Bilginizi geliştirin, emeğinize güvenin, görünür olmaktan çekinmeyin ve başka kadınların da yolunu açın. Bireysel başarı değerlidir; fakat sizden sonra gelenlerin yolunu biraz daha kolaylaştırabiliyorsanız, bence asıl başarı budur.
Soru 12: İdari liderlik, TTO başkanlığı ve aktif araştırmacılık rollerini bir arada yürüten yoğun ve multidisipliner temponuzda kişisel motivasyonunuzu nasıl koruyorsunuz? Genç araştırmacılara zaman yönetimi tavsiyeniz nedir?
Ben motivasyonumu yaptığım işlerin birbirinden farklı görünse de aslında aynı amaca hizmet ettiğini düşünerek koruyorum.
Bir araştırma yapmak, bir öğrencinin yetişmesine katkı sağlamak, bir akademisyenin projesinin önünü açmak, bir sanayi kuruluşunun sorununa çözüm üretmek ya da üniversitede bir süreci iyileştirme. Bunların hepsi bilgiyle değer üretmenin farklı biçimleri.
Zaman yönetimi konusunda ise yıllar içinde şunu öğrendim: Her şeyi yapmak ile önemli olanı yapmak aynı şey değildir.
Genç araştırmacılar bazen her fırsata “evet” demeleri gerektiğini düşünüyor. Oysa akademik hayatta odaklanmak çok kıymetlidir. Günün en verimli saatlerini en önemli işlerinize ayırmanız gerekir.
Benim en önemli tavsiyem şudur: Takviminizi yalnızca toplantılarla doldurmayın; düşünmek için de zaman ayırın. Çünkü bilim insanının en önemli üretim araçlarından biri, kesintisiz düşünebildiği zamandır
Soru 13: Kariyerinizin ilk yıllarındaki genç mühendis ve akademisyen Elif Öğüt’e bugün bir tavsiye verme şansınız olsaydı, kuracağınız o tek cümle ne olurdu?
“Yolun her aşamasını kontrol etmeye çalışma; çok çalış, merakını kaybetme, değerlerinden vazgeçme ve bugün sana zor görünen yolların bir gün başkalarının önünü açacağını unutma.”
Kıymeti hocam, değerli vaktinizi ayırdığınız ve sorularıma anlamlı cevaplar vererek gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederim. İşlerinizde kolaylıklar ve size bolca sağlık temenni ediyor, saygı ve sevgilerimi sunuyorum.


YORUMLAR