Mert AKAR

Mert AKAR

akarmert2015@gmail.com

Röportaj Serisi-56:Konuk = Prof.Dr.Ayşe Nalbantsoy (İmmünoloji)

18 Eylül 2026 - 16:59 - Güncelleme: 18 Eylül 2026 - 17:00

​“11 Soru 11 Cevap” röportaj serimin elli altıncı konuğu, röportaj teklifimi nazikçe kabul eden Sayın Prof. Dr. Ayşe Nalbantsoy olacaktır. Kendisi, Ege Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Biyomühendislik Bölümü bünyesinde biyoteknoloji ve immünoloji başta olmak üzere fen bilimleri ve biyoloji alanlarında çok kıymetli çalışmalar yürütmekte olup, bilimsel araştırmalara sunduğu değerli akademik katkılar dolayısıyla kendisine teşekkür eder, izninizle sorularıma geçmek isterim.

Soru 1

 * Mert: Hocam biyolojiye merakınız ne zaman başladı, bahsedebilir misiniz?

 * Konuk Prof.: Bu soru için çok teşekkür ederim. Ben Kıbrıs, Lefkoşa doğumluyum; liseye kadar olan eğitimimi Kıbrıs'ta tamamladım. Biyolojiyi bana ortaokul ve lisedeki öğretmenlerim sevdirdi. Lisedeki bitirme sergilerine deneysel etkinliklerle katılmıştık ve o deneyleri yapmak, aldığım sonuçları görmek bana büyük bir heyecan vermişti. Hocalarımızın dersi keyifle ve sevdirerek anlatması da bu süreçte çok etkili oldu. Dolayısıyla biyolojiye olan ilgim, özellikle lise öğretmenimin sayesinde şekillendi.

Soru 2

 * Mert: Adjuvan nedir ve neden önemlidir? Aşıların etkinliğini artıran bu bileşenleri halk nasıl anlamalıdır?

 * Konuk Prof.: Öncesinde aşının önemini vurgulamak gerekir. Aşı, insanlığın salgın hastalıklarla mücadelesindeki en önemli unsurlardan biri olmuştur. Aşılama sayesinde vücudumuzu olası hastalıklara karşı önceden hazırlayarak bu durumların epidemi veya pandemiye dönüşmesini engellemeyi amaçlıyoruz. Var olan semptomları ve patolojileri minimuma indirerek toplumdaki ölümleri azaltmaya çalışıyoruz. Her hastalık etkenine karşı aşı geliştirmek gerekmez; ancak halk sağlığını tehdit eden ve ciddi hayati risk oluşturan etkenlerle mücadele etmek esastır. Kabakulak, kızamık, kızamıkçık ve çocuk felci gibi temel aşılar buna örnektir. İnsanoğlu COVID gibi yeni etkenlerle karşılaştıkça aşı geliştirmeye devam edecektir. Geliştirilen güçlü aşı formülasyonları, toplumları gelecekteki enfeksiyonlara karşı daha dirençli kılar.

Formülasyon içinde yer alan adjuvanlar, aşının etkinliğini artıran maddelerdir. 1926 yılında geliştirilen alüminyum tuzları (Alum) ilk aşı adjuvanlarındandır. 2005 yılından itibaren Alum’un yetersiz kaldığı durumlar veya yan etkileri göz önüne alınarak yeni adjuvanların geliştirilmesi gündeme gelmiştir. Bu maddeler tek başlarına bir bağışıklık yanıtı oluşturmaz; ancak birlikte verildikleri antijenik yapının etkinliğini artırırlar. Canlı aşılar zaten güçlü bir bağışıklık yanıtı indüklediği için adjuvana ihtiyaç duymazlar. Buna karşın inaktif, alt birim (subunit) ve yeni nesil biyoteknolojik aşılarda bağışıklık sistemini daha güçlü uyarmak adına adjuvanlar kullanılır. Günümüzde tek bir madde yerine birden fazla molekülün bir araya getirildiği "adjuvan sistemleri" tercih edilmektedir.

Çocuk felcinin dünya genelinde vakaların %99'undan fazlasının silinmesi ve çiçeğin tamamen elimine edilmesi, güçlü aşı formülasyonları ve bilim insanlarının emekleri sayesindedir. Bu nedenle halkımızın kulaktan dolma bilgiler yerine bilim insanlarının çalışmalarını dikkate alması gerekir. Her tıbbi uygulamada olduğu gibi aşılarda da hafif yan etkiler görülebilir; bireysel farklılıklara bağlı olarak herkesin vücut reaksiyonu aynı olmayabilir. Buradaki temel yaklaşım kar-zarar dengesidir. Bilim insanlarının bu konuda toplumu doğru bilgilendirmesi, medyanın da doğru kişileri yönlendirerek sorumlulukla hareket etmesi büyük önem taşır. Tabi Bireylerin önyargılardan uzak, farkındalığı yüksek ve bilimsel bir bakış açısıyla kendilerini geliştirmeleri, şüphesiz her vatandaşın temel sorumluluğudur.

Soru 3

 * Mert: Biyoteknolojide genetik ve bağışıklık profiline göre kişiye özel ilaç ve tedavi tasarlamak mümkün müdür?

 * Konuk Prof.: Evet, bu günümüzün en kritik konularından biridir. Örneğin en yaygın hastalıklardan biri olan kanser tedavisinde hâlen zorluklar yaşanmaktadır. Hücrede mutasyon birikimi sonucunda kontrolsüz bir çoğalma başlar. Günümüzde katı tümörlerde veya hematopoietik (kan) kanserlerde doğrudan bu genetik mutasyonlar incelenmekte, hastalık buna göre sınıflandırılarak kişiye özel tedavi yaklaşımları geliştirilmektedir. Meme kanseri vakalarının bir bölümünde görülen HER2 reseptörünün hücre membranında aşırı ekspresyonuna karşı geliştirilen monoklonal antikorlar  (akıllı ilaç) buna örnektir.

Araştırmacıların görevi, veri tabanlarındaki mutasyonları ve bunlara yönelik reseptör, sinyal yolakları ya da enzim odaklı tedavi stratejilerini belirleyip geliştirmektir. Laboratuvar ve preklinik (deney hayvanı) çalışmalarının ardından klinik süreçlere geçilir. Bu denli büyük platformların tek bir üniversite bünyesinde yürütülmesi zor olduğundan, temel araştırmaların start-up'lar veya ilaç sanayisi (pharma) ile paylaşılması gerekmektedir. Genetik mutasyonlara veya epigenetik etkenlere bağlı gelişen patolojilerde ilaç geliştirmek, biyoteknolojinin ana çalışma alanlarındandır. Bu süreç biyolog, kimyager, biyomühendis, tıp hekimi ve nükleer tıp uzmanı gibi farklı disiplinlerin bir arada çalışacağı multidisipliner yapılar gerektirir. Ülkelerin bu tür platformları destekleyecek stratejiler geliştirmesi, gelecekte kişiye özel tedavi alanında söz sahibi olunması açısından hayati önem taşımaktadır.

Soru 4

 * Mert: Mikropların sadece hastalık yapmadığı, bazılarının vücut için yararlı olduğu doğru mudur? Bu denge nasıl sağlanmalıdır?

 * Konuk Prof.: Kesinlikle doğru. Genellikle hastalık yapan mikroorganizmaları konuşsak da "ikinci beyin" olarak adlandırılan bağırsak florası sağlığımız için kritik bir role sahiptir. Ne kadar sağlıklı bir bağırsak florasına sahip olursak genel sağlık durumumuz da o kadar güçlü olur. Sindirim sisteminin farklı bölgelerinde farklı mikroorganizmalar yer alır. Anne sütü ve fermente gıdalar (yoğurt, boza vb.) aracılığıyla kazanılan yararlı mikroorganizmalar sağlıklı bir floranın temelini oluşturur.

Doğum şeklinden günlük beslenmeye kadar birçok faktör florayı şekillendirir. Sağlıklı bir flora; güçlü bir bağışıklık sistemi demektir ve düzenli fiziksel aktivite ile hastalıklara karşı direnç anlamına gelir. Bağırsaktaki mikroorganizmaların ürettiği bileşikler dolaşım sistemi aracılığıyla beyne kadar ulaşarak vücutta olumlu/olumsuz etkiler yaratır. Dolayısıyla sağlıklı bir vücut florası sağlıklı bir yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır.

Soru 5

* Mert: Bir araştırmacı olarak bilim ile toplum arasındaki bilgi kopukluğunu nasıl değerlendiriyorsunuz? İnsanlar bilimsel bulguları günlük yaşamlarına nasıl doğru aktarabilir?

 * Konuk Prof.: Yapılan bilimsel araştırmaların, özellikle de topluma doğrudan dokunan sonuçların doğru kanallar aracılığıyla ve uzman kişilerce aktarılması gerekir. Ancak toplumun da bu bilgileri özümseyebilmesi için belli bir bilim kültürüne sahip olması şarttır. Yanlış edinilmiş bilgileri düzeltmek, sıfırdan bilgi aktarmaktan daha zor olabilmektedir. Bu noktada bilim insanlarının ve toplumun olduğu kadar, ara köprü görevini üstlenen medyanın da sorumluluğu büyüktür.

TÜBİTAK Bilim ve Teknik gibi yayınlar veya popüler bilim dergileri, karmaşık konuların her yaştan insanın anlayabileceği bir dilde sunulmasına sağladığı katkı güzel örneklerdendir. Aşılar, adjuvanlar, probiyotik kullanımı veya kozmetik ürünlerin içeriği gibi konularda toplumun doğru bilgilendirilmesi gerekir. Bilim dogmatik değildir; yeni veriler ışığında doğrular güncellenebilir. Önemli olan, halkın bu gelişmeleri bilimsel bir süzgeçten geçirerek takip edebilmesini sağlamaktır. Bu farkındalık oluşturulduğunda bilim ile toplum arasındaki kopukluk da giderilmiş olacaktır.

 * Mert: Değerli bilgilerinizi ve vaktinizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederim hocam.

 * Konuk Prof.: Ben teşekkür ederim Mert, çalışmalarında başarılar dilerim.

Reklam
Reklam
Reklam
Bu yazı 77 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum

Son Yazılar