“11 Soru 11 Cevap” röportaj serimin kırkıncı konuğu, ülkemizin yetiştirdiği değerli akademisyenlerden Sayın Prof. Dr. Ecevit Barış Özener olacaktır. Kendisi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü Fiziki Antropoloji Anabilim Dalı’nda görev yapmakta olup, Sosyal, Beşerî ve İdari Bilimler Temel Alanı kapsamında çalışmalarını sürdürmektedir. Akademik çalışmaları; Fiziki Antropoloji, Paleoantropoloji, Arkeometri ve Evrim ekseninde yoğunlaşmakta olup, disiplinler arası yaklaşımıyla bilim dünyasına önemli katkılar sunmaktadır.İzninizle hocama sorularımla başlamak istiyorum.
Soru 1-Öncelikle nasılsınız hocam? Sizi fiziki antropolojiye yönlendiren süreçte belirleyici olan akademik ya da kişisel kırılma noktası neydi?
Teşekkür ederim, gayet iyiyim. Aslında bu süreç, lise yıllarımda insanın evrimine ve biyolojik çeşitliliğin evrimsel kökenlerine duyduğum temel merakla başlasa da en büyük kırılma noktası, insanın sadece kültürel bir varlık değil, aynı zamanda çevresel ve biyolojik baskılarla şekillenen dinamik bir organizma olduğunu fark ettiğim andır.
Lise yıllarımda evrimsel biyolojiye olan ilgim, aslında insanın 'neden ve nasıl' böyle olduğuna dair sorularımla başladı. O dönemde özellikle Tübitak tarafından yayımlanan popüler bilim kitapları bilim meraklısı genç zihinler için paha biçilmez bir hazineydi. Okumalarım, evrimsel sürecin sadece fosillerde ya da uzak geçmişte değil, doğrudan kendi bedenimizde, bugünkü biyolojik çeşitliliğimizde ve hatta davranışsal tercihlerimizde hala devam ettiğini fark etmemi de sağladı.
Soru 2-Çalışmalarınızda insan davranışlarının evrimsel temellerine sıkça değiniyorsunuz. Modern insanın davranış repertuarında hâlâ belirgin şekilde gözlenen “atal miras” örnekleri nelerdir?
Modern şehirlerde yaşıyor olsak da aslında zihnimiz ve bedenimiz hâlâ Buzul Çağı'nın hayatta kalma stratejilerini taşıyor. Biz buna 'evrimsel uyumsuzluk' diyoruz; yani taş devri zihniyle dijital dünyada var olmaya çalışıyoruz. Bu atasal mirasın en somut yansımalarını günlük hayattaki tepkilerimizde ve tercihlerimizde görebiliyoruz. Örneğin, bugün küresel bir sorun olan obezitenin temelinde, atalarımızın kıtlık dönemlerinde hayatta kalabilmek için buldukları yüksek enerjili, şekerli ve yağlı gıdaları depolama güdüsü yatıyor. O dönemde hayat kurtaran bu 'bulduğun yerde tüket ve enerji depola' stratejisi, gıdanın sınırsız olduğu modern dünyada biyolojik bir dezavantaja dönüşüyor. Benzer bir koruma mekanizması korkularımızda da işliyor. Bugün modern şehir hayatında bizim için asıl tehlike trafik kazaları veya yangınlar olsa da çoğumuz hala akrep ve örümceklerden daha fazla korkuyoruz. Bu, milyonlarca yıl boyunca bu tür zehirli canlılarla iç içe yaşayan atalarımızdan bize kalan 'hızlı sakınma' yazılımıdır. Aynı şekilde, yetişkinlerde bile görülebilen karanlık korkusu, aslında on binlerce yıl önce gece aktif olan yırtıcılara karşı geliştirilmiş, genetik kodlarımıza işlenmiş bir erken uyarı sistemidir. Biyolojimizin bizi görünmez tehlikelerden korumak için geliştirdiği bir diğer harika yazılım ise tiksinme ve sakınma mekanizmasıdır. Bugün çürük bir kokudan, küften ya da böceklerden duyduğumuz o ani ve güçlü tiksinti hissi, aslında mikroskopların, bakterilerin ve virüslerin bilinmediği kadim çağlarda atalarımızı zehirlenmekten ve salgın hastalıklardan koruyan hayati bir içgüdüsel kalkandır. Özetle; bugün modern bir dünyada yaşıyor olsak da davranışlarımızın ve reflekslerimizin önemli bir kısmı hâlâ geçmişteki yaşam koşullarının izlerini taşıyor.
Soru 3-Evrimsel antropoloji primat davranışları üzerinden insan doğasını anlamaya çalışan bir alan. Sizce insanı diğer primatlardan ayıran en kritik davranışsal eşik nedir?
Evrimsel antropoloji gerçekten de insanı evrimsel bir süreklilik içinde, primat akrabalarıyla kıyaslayarak anlamaya çalışan geniş bir şemsiye. Bu pencereden baktığımızda, bence insanı diğer primatlardan ayıran en önemli farklardan biri kültürel birikim kapasitesi olabilir.
Elbette şempanzelerde veya orangutanlarda da sosyal öğrenme, alet kullanımı ve hatta belirli bir 'kültür' aktarımı gözlemliyoruz. Ancak diğer primatlarda bu süreç genellikle aynı seviyede döngüsel bir haldedir, yani bir şempanze grubu binlerce yıl boyunca fındık kırmak için aynı taş teknolojisini kullanmaya devam eder. İnsanı farklı kılan ise yarattıklarının üzerine bıkmadan usanmadan yeni şeyler ekleyebilmesidir. Biz buna 'çark etkisi' diyoruz. İnsan, bir önceki kuşağın icat ettiği tekerleği alıyor, ona bir dişli ekliyor. Bununla kalmıyor, bu yapıyı bir motora ve nihayetinde bir uzay aracına dönüştürüyor.
Bu davranışsal eşiği destekleyen en önemli biyolojik faktör ise dil ve sembolik düşünme yeteneğimizdir. Karmaşık fikirleri, geçmişi ve geleceği sembollerle anlatabilme yetimiz, bizi biyolojik evrimin sınırlarından çıkarıp kültürel evrimin hızına taşımıştır. Bizler hayatta kalmak için kültüre, bilgi birikimine ve toplumsal iş birliğine muhtaç şekilde evrimleşmiş tek türüz.
Soru 4-İş birliği ve rekabet üzerine yaptığınız değerlendirmeler bağlamında, insan türünün evrimsel başarısında hangi mekanizma daha baskın rol oynamıştır?
İş birliği ve rekabet üzerine doğrudan bir çalışmam olmasa da evrimsel psikoloji ve insan biyolojisi üzerindeki çalışmalarım ve okumalarım aslında bu iki örüntü arasındaki hassas bir dengenin olduğunu ortaya koyuyor. İnsan türünün evrimsel başarısında hangi mekanizmanın daha baskın olduğu sorusu ise antropolojide hala en çok tartışılan konulardan biri. Bence insan başarısında asıl önemli olan, iş birliğiyle rekabetin birlikte çalışabilmesi.
Şunu unutmamalıyız: Biz bireysel olarak diğer pek çok türden daha güçsüz ve yavaşız. Bizi doğada baskın kılan en büyük güç, yabancılarla dahi iş birliği yapabilme ve ortak bir amaca yönelik devasa organizasyonlar kurabilme yeteneğimizdir. Bence insan türünü asıl ayakta tutan şey iş birliği kapasitesi. Ancak rekabet de bu sürecin verimliliğini artıran bir unsurdur; bireylerin daha iyiye ulaşma, kaynakları yönetme ve en sağlıklı genetik mirası bir sonraki kuşağa aktarma çabası, türün içsel dinamizmini korur.
Özetle, insanı başarıya taşıyan şey sadece rekabetçi olması değil, rekabetin yıkıcılığını iş birliğinin yapıcı gücüyle törpüleyebilmesidir. Bizler, rekabetçi bir doğaya sahip, iş birliğine muhtaç canlılarız. Bu paradoksal yapı, bugün kurduğumuz karmaşık medeniyetin de temelini oluşturuyor.
Soru 5-Evrimsel perspektiften “ahlak” kavramını nasıl konumlandırıyorsunuz? Biyolojik temelli bir adaptasyon mu yoksa kültürel evrimin bir ürünü mü?
Evrimsel açıdan ahlakı ne sadece biyolojik bir zorunluluk ne de tamamen sonradan kurgulanmış kültürel bir icat olarak görebiliriz. Ahlak, aslında bu ikisinin mükemmel bir iş birliğidir.
Birçok uzmana göre ahlak, sosyal bir tür olan insanın bir arada yaşamasını mümkün kılan biyolojik bir adaptasyon olarak ortaya çıkmıştır. Doğada 'fedakarlık' (altruizm) ve 'karşılıklılık' (reciprocity) ilkeleri, grubun hayatta kalma şansını artırdığı için evrimsel süreçte seçilmiştir. Diğer bir deyişle, grubuna sadık olan, hile yapmayan ve kaynaklarını paylaşan bireylerin olduğu topluluklar, bencil bireylerden oluşan gruplara göre hayatta kalma konusunda daha başarılı olmuştur ve bu durum, bizde biyolojik bir ahlak duygusunun, yani empati kurma ve adalet arama eğiliminin temellerini atmıştır.
Ancak bu biyolojik çekirdek, kültürel evrimle birlikte bugünkü karmaşık ahlak sistemlerine dönüşmüştür. Biyolojimiz bize 'empati yap' der, fakat 'kiminle' empati yapacağımızı veya hangi davranışın 'erdemli' sayılacağını kültür belirler. Yani biyoloji bize ahlakın 'hammaddesini' sağlar; kültür ise bu hammaddeyi işleyerek toplumsal yasalar, dinler ve etik kurallar haline getirir.
Soru 6-Sosyal yapıların evrimsel kökenlerine dair çalışmalarınız düşünüldüğünde, günümüzde artan bireyselleşme ve yalnızlaşma eğilimini nasıl yorumlarsınız?
İnsan türü olarak bugün tarihin en büyük paradokslarından birini yaşıyoruz. İnsanlık tarihinin en kalabalık döneminde, tarihin en yalnız bireyleriyiz. Bu durumu anlamak için biyolojik geçmişimize bakmamız gerekir. Bizler, milyonlarca yıl boyunca ancak bir grubun parçası olduğumuzda hayatta kalabilmiş 'ultra-sosyal' bir primat türüyüz. Atalarımız için gruptan dışlanmak veya yalnız kalmak, doğada doğrudan ölüm demekti. Bu yüzden bizler; sosyal onayı bir ödül, sosyal dışlanmayı ise fiziksel bir acı olarak algılarız.
Günümüzde artan bireyselleşme ve yalnızlaşma eğilimi, aslında biyolojik donanımımızla modern yaşamın sunduğu yapay çevre arasındaki 'evrimsel uyumsuzluğun' bir sonucudur. Geçmişte birbirimize muhtaçtık, çünkü avlanmak, aile kurabilmek, korunmak ve barınmak ancak kolektif bir çabayla mümkündü. Bugün ise sadece bir akıllı telefon ve kredi kartıyla, kimseye ihtiyaç duymadan fiziksel ihtiyaçlarımızı karşılayabiliyoruz. Bu durum, biyolojik olarak bizi bir arada tutan 'zorunlu iş birliği' bağlarını zayıflatıyor.
Öte yandan dijital dünya, bize evrimsel olarak alışık olduğumuz 50-70 kişilik o yakın sosyal çevre yerine, binlerce kişilik ama derinliği olmayan bağlar sunuyor. Bu durum beynimizi çok sosyalleşiyoruz yanılsamasıyla oyalasa da gerçek ve güven veren sosyal temasın eksikliği içsel bir yalnızlık hissi yaratıyor. Evrimsel olarak yükü paylaşmaya programlıyız ancak modern bireyselleşme her kararın ve başarısızlığın yükünü tek başına bireyin omuzlarına bırakıyor. Özetle; insan biyolojisi hâlâ yakın ve güven temelli ilişkilere ihtiyaç duyuyor. Ama modern yaşam giderek daha bireysel hale geliyor. Modern dünyadaki bu yalnızlaşma, özgürlüğümüzün bir getirisi gibi görünse de aslında evrimsel mirasımıza aykırı bir yaşam biçiminin biyolojik faturasıdır.
Soru 7-Fiziki antropoloji ile kültürel süreçler arasında kurduğunuz dengede, biyolojik belirleyicilik ile kültürel esneklik arasında bir gerilim görüyor musunuz?
Biyolojik antropoloji (eski adıyla Fiziki antropoloji) ile kültürel süreçler arasında bence bir çatışmadan çok karşılıklı etkileşim var. İnsan ne sadece genlerinin mahkûmu bir biyolojik makinedir ne de biyolojisinden tamamen bağımsız, sonsuz esnekliğe sahip kültürel bir varlıktır.
Biyoloji, aslında bize oyunun kurallarını ve sınırlarını sunan bir 'donanım' gibidir; bunu türümüzün 'fabrika ayarları' olarak da düşünebiliriz. Örneğin, beynimizdeki dil merkezi, sindirim sistemimiz veya dik yürüme becerimiz biyolojik sınırlarımızdır. Ancak kültür, bu donanımın üzerindeki son derece esnek ve yaratıcı bir 'yazılım'dır, yani kültür, o temel fabrika ayarlarının üzerine kurulan ve onu zenginleştiren yüzlerce seçenek demektir. Asıl ilginç olan ise bu yazılımın zamanla donanımı değiştirebilmesidir. Buna antropolojide 'gen-kültür eş-evrimi' diyoruz En bilinen örneğiyle, hayvancılığın yaygınlaşması, biyolojimizi değiştirerek yetişkinlerde laktoz toleransının evrimleşmesine yol açmıştır. Yani kültürümüz, genlerimizi yeniden yazmıştır.
Günümüz dünyasında bu dengeyi anlamak her zamankinden daha kritik. Aslında asıl hikâye şurada başlıyor: Teknoloji ve modern yaşam o kadar hızlı akıyor ki, milyonlarca yılda ağır ağır şekillenmiş olan bedenimiz ve biyolojimiz bu hıza yetişemiyor. Bugün yaşadığımız o içsel huzursuzluklar, stres ya da yorgunluklar akademik bir tartışmanın parçası değil; bizzat kendi içimizde verdiğimiz bir kavga. Bence burada temel sorun, biyolojimizin çok yavaş değişmesine rağmen yaşam koşullarının çok hızlı değişmesi. İşte o yüzden bazen ruhumuzla bedenimizin ritmi birbirine uymuyor, çünkü dünya çok hızlı dönüyor ama hücrelerimiz hâlâ o eski, sakin günlerin temposunu arıyor.
Sonuç olarak, biyoloji bize 'ne yapabileceğimizi' söyler, kültür ise 'nasıl yapacağımızı' belirler. Ben çalışmalarımda bu iki kutup arasındaki sınırın nerede bittiğini değil, bu ikisinin nasıl tek bir 'insan hikayesi' oluşturduğunu anlamaya odaklanıyorum. İnsanı sadece biyolojisine indirgemek onu bir hayvana, sadece kültürüne indirgemek ise onu bir hayalete dönüştürür. Sadece kültüre indirgediğimizde Steven Pinker buna “makinedeki hayalet” diyor. Gerçek insan, bu iki dünyanın tam kesişim noktasında, biyolojik mirasını kültürel dehasıyla harmanlayabilen tek canlıdır.
Soru 8-Arkeometrik analizlerin (izotop, DNA, radyokarbon vb.) fiziki antropolojiye entegrasyonu, insan geçmişini anlamada nasıl bir paradigma değişimi ortaya çıktı?
Her ne kadar ana çalışma alanım iskelet ve fosil malzemeler olmasa da bir antropolog olarak bu alanı da yakından takip etmeye çalışıyorum. Öncelikle arkeometrik analizlerin biyolojik antropolojiye entegrasyonu, disiplinimizi tahmin yürüten bir alandan, kanıt üreten bir bilime taşıyarak antropolojide çok önemli bir dönüşüm yarattı. Eskiden antropologlar bir iskelete baktığında sadece yaş, cinsiyet ve belirli hastalık izlerini görebiliyorken, bugün o kemiklerden elde edilen moleküler veriler sayesinde, o bireyin hayat hikayesini en ince detayına kadar okuyabiliyorlar. Bu paradigma değişimi, geçmişe bakışımızı üç temel noktada kökten değiştirdi.
Binlerce yıl önce yaşamış birinin kemikleri sadece anatomik bir kalıntı değil; bireyin yaşam öyküsüne dair biyolojik bilgiler de taşıyor. Örneğin izotop analizleri sayesinde, o insanın çocukken hangi toprağın ekinini yediğini ve ömrü boyunca hangi dağları aşıp nerelere göç ettiğini adım adım görebiliyoruz; tarih bize sandığımızdan çok daha hareketli, yerinde duramayan insan hikayeleri anlatıyor. Antik DNA analizleri sayesinde bireyler arasındaki akrabalık ilişkilerini doğrudan inceleyebiliyoruz. Yan yana gömülmüş iki insanın sadece yabancı mı, yoksa birbirine can bağıyla bağlı bir anneyle çocuk mu olduğunu, o köydeki insanların birbirini nasıl sevip nasıl bir aile kurduğunu doğrudan onların kendi hücresinden okuyoruz. Üçüncü olarak ise beslenme analizleri, bireylerin hayattayken ne yediğini net bir şekilde ortaya koyarak bize sınıfsal farklardan toplumsal cinsiyete dayalı gıda paylaşımına kadar derin sosyolojik veriler sunuyor.
Özetle, arkeometrik analizler geçmiş insan topluluklarını çok daha ayrıntılı incelememizi sağladı. Artık geçmişi sadece taş aletlerin formundan veya çanak çömlek tipolojisinden değil, doğrudan insanın kendi biyolojik arşivinden okuyoruz. Bu durum, insanlık tarihini anonim bir süreç olmaktan çıkarıp, gerçek bireylerin yaşanmış hikayelerine dönüştüren muazzam bir değişimdir
Soru 9-Özellikle iskelet kalıntıları üzerinden yapılan biyokimyasal analizler (beslenme, göç, hastalık izleri vb.) sizin evrimsel yorumlarınızı nasıl derinleştiriyor?
Az önce de belirttiğim gibi, iskelet kalıntıları üzerindeki biyokimyasal analizler, evrimsel yorumlarımızı spekülasyonlardan kurtarıp somut verilerle buluşturuyor. Biz evrimsel süreci hep milyonlarca yıllık büyük sıçramalarla düşünürüz, oysa evrim, bireylerin günlük hayatta verdiği yaşam mücadelelerinin bir toplamıdır. Evrime bu mikro düzeyde de bakmak gerekli. İskeletlerden elde ettiğimiz kararlı izotop verileri, bir topluluğun tarıma geçişle birlikte beslenme kalitesinin nasıl düştüğünü veya yeni patojenlerle (hastalıklarla) nasıl karşılaştığını bize söyler. Örneğin, bir iskeletteki mikrobiyal DNA izleri veya kemik patolojileri, o dönemdeki salgın hastalıkların insan biyolojisi üzerinde ne tür seçilimsel baskılar oluşturduğunu gösterir. Göç analizleri ise gen akışının ve popülasyon hareketlerinin evrimsel adaptasyonları nasıl hızlandırdığını söyler. Özetle, bu analizler evrimsel süreçlerin birey düzeyinde nasıl işlediğini daha somut biçimde görmemizi sağlar.
Soru 10-Türkiye coğrafyasının hem antropolojik hem de arkeometrik açıdan sunduğu veri potansiyelini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Anadolu coğrafyası, insanlık tarihindeki Neolitik dönüşüm açısından oldukça önemli bir bölge. Göbeklitepe, Çatalhöyük veya Aşıklı Höyük dediğimiz yerler sadece birer antik alan değil; atalarımızın ilk kez toprağa tohum ektiği, ilk kez ev kurup bir arada yaşamayı öğrendiği, yani yerleşik yaşama geçiş sürecini anlamamız açısından kritik alanlar. Burası sadece doğu ile batıyı birbirine bağlayan bir toprak parçası değil; tarih boyunca farklı popülasyonların ve kültürlerin etkileşim alanı olmuş bir bölge. Bu bölgede bulunan insan kalıntıları, avcı-toplayıcılıktan yerleşik yaşama geçiş sürecini anlamamız açısından çok önemli veriler sunuyor. Biz laboratuvarda bu kemikleri inceledikçe, aslında sadece kendi geçmişimizi değil, bugün tüm dünyadaki insanların köklerini ve ortak hikayesini aydınlatıyoruz.
Soru 11-Son olarak; gelecekte fiziki antropolojinin genetik ve arkeometri ile daha da iç içe geçeceğini düşünüyor musunuz? Bu birleşimin doğuracağı en kritik araştırma sorusu sizce ne olur?
Kesinlikle evet. Geçmişimizin maddi gerçekliğini araştıran paleoantropoloji, genetik ve arkeometriden bağımsız bir şekilde düşünülemez hale gelecektir. Bu birleşim, disiplinlerarası bir biyokültürel tarih yazımı ortaya çıkarıyor. Bence gelecekte antropolojinin en önemli meselelerinden biri, teknolojik dönüşümlerin insan biyolojisini ve davranışlarını nasıl değiştireceği olacak. Yani işin özü; geçmişte kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi çözmek için geliştirdiğimiz tüm bu ileri teknolojiler, çok yakında dönüp dolaşıp kendi geleceğimizi, yarın nasıl bir canlıya dönüşeceğimizi sorguladığımız en büyük aynaya dönüşecek.
Çok sağ olun hocam. Çalışmalarınızı ilgiyle takip ediyor ve bundan sonraki yaşamınızda sağlık ve başarılarınızın devamını diliyorum. Tekrar görüşebilmek ümidiyle saygı, sevgi ve çok teşekkür ediyorum.


YORUMLAR