Kazım GERMİYANOĞLU

Kazım GERMİYANOĞLU

kgermiyanoglu@hotmail.com

"Ben Ölülerle Savaşmam"

17 Ekim 2022 - 17:13 - Güncelleme: 17 Ekim 2022 - 17:14

Son yıllarda gerek sosyal medyada ve gerekse televizyonlarda tartışılan iki büyük isim:
Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ve son Osmanlı padişahlarından Sultan II. Abdülhamit.
 Bir kesim, Atatürk’e takmış kafayı onunla yatıp onunla kalkıyor, öyle ağır söz ve ithamlarda bulunuyorlar ki insanın içi ürperiyor.
Diğer taraf da durur mu, onlar da Atatürk’ü aklamak ve saldırıları etkisizleştirmek için öylesine çaba harcıyorlar ki, Atatürk’ü kurtarayım derken Sultan Abdülhamit’i yerden yere vuruyorlar.
Hatta birinci kesim, işi daha da ileri götürüp İstiklal Harbimiz’in kahramanları Kâzım Karabekir Paşa’yı, Mareşal Fevzi Çakmak Paşa’yı ve birçoklarını hatta Millî Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’u dahi çeşitli iftiralarla karalamaktan geri durmuyorlar. Hatta ve hatta Kurtuluş Savaşı’mızı yok sayıp, Ege insanının hiç direnmeden işgali kanıksadığına, kurtuluş günlerini inkara kadar götürüyorlar işi. Tabi ki onca şehit ve gazimizi de inkâr etmiş olmanın pahasına.
Karşı taraf da durmuyor tabi ki, Vahdettin’den tutun da Fatih’in ve birçok padişahın annesinin Türk olmadığına kadar götürüyorlar işi…
                İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından alınmasının hazırlıkları sürerken, Bizans’ta ‘meleklerin erkek mi dişi mi oldukları’ tartışılıyordu. Onlar, meleklerin erkek mi, dişi mi olduğunu tartışa dursun Fatih Sultan Mehmet tüm hazırlıklarını tamamlayarak, İstanbul’u fethetti ve bin yıllık Bizans Devleti’ne son verdi.
Batı Dünyası birbiri ardınca gelişen Rönesans ve Reform, Coğrafi Keşifler, Büyük Sanayi İnkılabı ve Aydınlanma Çağı’nı yaşayıp hızla yükselirken, Osmanlı uleması da ‘Hızır’ın hayatta olup olmadığını’ tartışıyor idi. Tabi ki sadece bu değil dahası da var, Firavun’un imanla ölüp ölmediği, Peygamberimizin anne ve babasının kafir olup olmadıkları, Kabir ziyaretinin caiz olup olmadığı, musikinin caiz olup olmadığı, tütün ve kahvenin haram olup olmadığı, Matematik ve Felsefe gibi akli ilimleri okumanın caiz olup olmadığı gibi konuları da tartışıyorlardı.
Bu gereksiz tartışmalar, bize koskoca bir imparatorluk kaybettirdi. Halbuki, Osmanlı aydınları bu kısır tartışmalar ve çekişmeler yerine, Batı’yı güçlendiren hareketleri yakından takip ederek, Bilim ve Teknoloji’deki ilerlemeleri, Edebiyat ve Güzel Sanatlar’daki gelişmeleri inceleyip taklit ederek gücünü muhafaza edebilseydi eğer, asırlar boyu idaremiz altında yaşamış Rum, Bulgar, Sırp, Yunan, Ermeni haydutları, evlerimize kadar girerek kızlarımızı ve kadınlarımızı kirletemez, babalarının derilerini yüzemez, kundaktaki masum yavrularımızı parçalayamazlardı. Mağrur İngiliz, Payitahtımız İstanbul’a yerleşip 5 yıl boyunca kirli çizmeleriyle kirletemez, Ayasofya’yı çan seslerine boğup tekrar kiliseye çeviremezdi.
Günümüzde kullandığımız birçok eşya ve araç gereç, cebimizdeki telefondan tutun da bindiğimiz araba, seyrettiğimiz televizyon, kullandığımız bilgisayar, aydınlandığımız ampul, yiyeceklerimizi sakladığımız buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi vs. vs… saymakla bitiremeyeceğimiz günlük hayatımızın vazgeçilmez eşya, araç ve gereçleri, hep Batı’nın bilim adamları tarafından icat edilip hizmetimize sunuldu.
Kafir deyip beğenmediğimiz Batılı devletler, her gün buluşlarına bir yenisini ekleyip, mevcutları daha da geliştirerek bize karşı üstünlüklerini devam ettirdikleri halde, biz hâlâ neleri tartışıyoruz.
Evet tartışmalıyız, ama bunları değil tabi…
Batı’nın bilim ve tekniğine nasıl ulaşabiliriz?
Birlik ve beraberliğimizi nasıl pekiştirebiliriz?
İnsanımızı okumaya, araştırmaya, bilime ve sanata nasıl yönlendirebiliriz?
Eğitim sistemimizi nasıl geliştirebiliriz?
İnsanlarımızı nasıl mutlu edebiliriz? … … …
Evet, tartışmamız ve düşünmemiz gereken o kadar çok konu var ki…
Antik çağların ünlü filozofu Diyojen, (M.Ö 412 yılında Sinop’ta doğmuş, bu yüzden Sinoplu Diyojen adıyla bilinir.) mutluluğun en basit biçimde yaşanarak bile elde edilebileceğini savunmuş ve yaşamını bir fıçıda geçirmiştir.
              Diyojen ile ilgili anlatılan en ünlü hikâye, Büyük İskender ile arasında geçen diyalogdur. Başkalarının sefillik olarak gördüğü yaşamına rağmen dünyanın pek çok yerinde ün yapan bu filozofu ziyaret eden Büyük İskender, başka insanların kendisinden korkuyla kaçışmasına rağmen hiç istifini bozmayan Diyojen’e:

 -Sen benim kim olduğumu biliyor musun? der.
 Diyojen, İskender’in yüzüne bile bakma gereği duymadan:
-Sen benim kölemin kölesisin, der.
Büyük İskender bozulur ama belli etmemeye çalışarak:
-Ben Büyük İskender’im, dünyayı fethe çıktım, beni herkes bilir, deyince Diyojen başını kaldırır:
-Ben de Diyojen’ im. Bu gördüğün dünya benim kölemdir, sen de dünyanın kölesisin” diyerek cevap verir.
Diyojen’in bu cevabı İskender’e dokunsa da büyüklüğünü korur:
-Peki, der. Benden ne istersin? Dile benden ne dilersen!
                Diyojen’in cevabı ise yaşam felsefesine uygundur:
-Gölge etme, başka ihsan istemem!
Bu diyalogdan anlaşılacağına göre; Diyojen, Büyük İskender’den hiç de haz etmemektedir. Onun hayat felsefesine ve yaptıklarına karşı çıkmaktadır.
                Büyük İskender yoluna devam eder, büyük fetihlerde bulunur, Hindistan’a kadar gider, neredeyse dünyayı fethedecektir ama yolda hastalanır ve genç yaşta ölür.
Onun ölümünü haber alan Sinoplular hemen Diyojen’e koşarlar. “İskender ölmüş!” “Büyük İskender ölmüş!” diyerek onu, İskender aleyhinde sözler söylemeye zorlayıcı konuşmalar yaparlar. Ama Diyojen, yine yaşam felsefesine uygun bir şekilde onları yatıştırır:
-Ben ölülerle savaşmam!..
Böylece, Büyük İskender hakkında başlatılmak istenen tartışmaları boşa çıkarır.
“Güçlü beyinler fikirleri, vasat beyinler olayları, zayıf beyinler ise insanları tartışırlar.” Demiş bir başka düşünür Sokrates de.
                Kişileri övmekte ve yermekte ölçülü olmalıyız. Bu ister ölü ister hayatta olsun. Aşırıya kaçmak, lüzumsuz tartışmalara, kamplaşmalara ve çatışmalara götürür.
Beğensek de beğenmesek de Atatürk de bizimdir, Sultan Abdülhamit de. Osmanlı’da bizimdir, Cumhuriyet de. Bunları tartışmak bize hiç fayda sağlayamayacağı gibi düşmanların ekmeğine yağ sürer.
                Ateş çemberi içinde çeşitli sıkıntılarla boğuşan Türkiye’nin hesaplaşmaya değil, uzlaşmaya ve helalleşmeye ihtiyacı vardır. Ölülerimizi, dünyada yapmış oldukları iyi veya kötü işleriyle baş başa bırakıp, bizim için yaptıkları hizmetleri düşünerek hayır duada bulunmalıyız. Bu, bizi, iyiliğe, güzelliğe, birliğe, üretmeye, kalkınmaya ve gelişmeye götürür.
İç ve dış düşmanlar tarafından üretilip ortaya atılan asılsız itham ve iddiaları tartışmak ise bizi, bölünmeye, cepheleşmeye, çekişmeye ve hatta (Allah korusun) çatışmaya götürür.
Büyük Filozof Diyojen’in 2400 yıl önce gösterdiği olgunluğu, bugün biz de gösterebilmeli, gereksiz tartışmaları bir yana bırakarak, el ele gönül gönüle vermeliyiz.

Bu yazı 320 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum