Gülruh DEMİREL

Gülruh DEMİREL

gulruhdemirel123@gmail.com

Özbekistan'da Torbamda Kalanlar 2

13 Ağustos 2026 - 15:59 - Güncelleme: 13 Ağustos 2026 - 16:02

Semerkant’tan : Geçmişten Bugüne Uzanan İzler
Ülkenin kalbinde tarih atıyor… Kimler gelmiş, kimler geçmiş! Büyük İskender’in Semerkant’ı ele geçirdiği çağlardan Timur’un görkemli dönemine uzanan bu kadim şehirde; Registan Meydanı’nın, medreselerin, camilerin ve türbelerin arasında dolaşmak, adeta tarihin içinde yürümek gibiydi. Mimarisiyle insanı büyüleyen bu eserler, yüzyılların izlerini bugüne taşıyordu. Gökyüzünü inceleyen Timur’un torunu Uluğ Bey’in, Orta Çağ’ın en önemli gözlemevlerinden birini yaptırmış olması ise Semerkant’ın bilim ve kültür tarihindeki önemini bir kez daha gösteriyordu.
Otelimiz ise adeta bir film setinden çıkmış gibiydi. Oyma ahşap kapıları, klasik mimarisi ve geçmişi hatırlatan havasıyla insanı başka bir zamana götürüyordu.

İlk uğrak yerimiz pazardı. Kirazlar, ekmekler, armutlar ve daha nice ürün tezgâhlarda rengârenk sıralanmıştı. Pazarın bir bölümü ise beni bir anda 1970’li yıllara götürdü.
Emaye tencereler, alüminyum çaydanlıklar, sarı pırıltılı porselen çay bardakları…
Derken dışarıdaki tezgahta gözüm bir deterjan kutusuna takıldı:
Mintax!
İşte o anda Semerkant’tan kalkıp bir anda bizim Gördes’teki mutfağa gidiverdim. Mintax’la bulaşık yıkadığımız günler… Televizyonda dönen reklamlar… Ve yıllardır söylemediğim o cümle, hiç düşünmeden dilimden dökülüverdi:
“Mintax’la canım Mintax’la, ben de yıkarım Mintax’la…”
Gülümseyerek baktım kutuya. Meğer insanın geçmişi bazen bir deterjan kutusunun içine saklanırmış.
Yıllar, ülkeler, şehirler değişiyor ama bazı küçük şeyler insanı hiç beklemediği bir anda çocukluğuna, gençliğine, eski evine götürüveriyor.

Avrupa’da kendimi oralara ait hissedemezken burada; mimarisiyle, kulağımın duyduğu öz Türkçe kelimelerle kendimi yurdumun bir parçası gibi hissettim. Ekmeğimiz, suyumuz sanki yüzyıllar ötesinden geliyor; birlikte yudumluyor gibiydik.
Türk bayrağıyla donatılmış bir mekânda, dondurma satıcısının Türkiye'den gelerek  dondurma sunması; şapkasındaki ay yıldız ve al renkli gömleği, daha dondurmayı yemeden bile onu bize ne kadar yakın hissettirmişti.
Halı satış yerlerinde çift düğüm atılarak dokunmuş halılar da bizim geçmişimizin birer parçası gibiydi.

Yerde, kuyu şeklinde olmayan tandırlardan çıkan ekmeklerin kokusu ise insanı daha görmeden kendine çekiyordu. Ekmekler harikaydı.

Pazarlarda seyyar satıcıların pamuk dokumadan sattıkları giysiler, tezgâhlardaki baklagiller, meyveler… Hepsi bizim pazarlarımızı hatırlatıyordu.

Konuşma dilimiz pek de anlaşılır değildi. Ama giysilerin sergilendiği bir tezgahta, bana bir dakika işaretiyle izin isteyip içeriden gelen kadının,
“Buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?”
demesi yüzümü gülümsetti.
“Ne kadar güzel Türkçe konuşuyorsunuz! Türkiye’de kaldınız mı?” diye sordum.
Cevabı beni şaşırttı:
“Yo, hayır. Ben hiç sizin ülkenize gelmedim. Ama dizileriniz öylesine güzel ki hep onları izleyerek öğrendim.”
Duyduklarım karşısında gülümsedim.
Demek ki bizim dil okulumuz Özbekistan’da televizyonmuş!
Bir de Türk pop müziği şarkı ve türküleri.  dillerde, arabalarda çalınıp söyleniyor. Bizim şarkılarımızla coşuyorlar. Televizyondaki dizilerdeki karakterler, özellikle Uzak Şehir dizisindeki Cihan Albora ve Alya, sanki onlardan biri oluvermiş.
Şu anda Semerkant’tan Buhara’ya hızlı trenle yol alıyoruz. Pencereden bakınca üzüm bağları, buğday, pamuk ve mısır tarlaları, ulu ağaçların arasından hızla geçip gidiyor.
Farklı ülkelerden insanlarla aynı ortamı paylaşmanın keyfi de bir başka.
Özbekistan’da kadınlara “ayollar”, erkeklere ise “erkaklar” deniyor. Ben, gelinim ve dünürüm; üç ayol olarak bu yolculuğun tadını çıkarıyoruz.
Özbekistan, tarihiyle, insanıyla ve bana yıllar öncesini hatırlatan küçük sürprizleriyle hafızamda güzel izler bırakmaya devam ediyor.

“Semerkant’tan Buhara’ya uzanan bu yolda, torbama daha nice anı ve hikayeler  koyacağımdan habersiz, yolculuğumuza devam ediyoruz.”

Bu yazı 104 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum