Hüseyin TUNÇAY

Hüseyin TUNÇAY

htuncay45@gmail.com

Balkan Gezimiz-I

26 Temmuz 2023 - 17:46 - Güncelleme: 26 Temmuz 2023 - 17:48

10 Temmuz 2023 Pazartesi günü akşam üzeri, Salihli Kültür ve Edebiyat Derneği tarafından düzenlenen; Yunanistan, Makedonya, Kosova, Arnavutluk, Karadağ, Hırvatistan, Bosna Hersek, Sırbistan ve Bulgaristan’ı  kapsayan, otobüsle yapacağımız 8 günlük Balkan Turu için Salihli’den gelen kafileye biz de Manisa’dan, üçü bizim aileden olmak üzere 5 kişi katıldık. Kafilede, başta SAKÜDER başkanı Gündüz Aydın olmak üzere tanıdık arkadaşlarım var.
            2015 yılında Bulgaristan’a yaptığımız 3 günlük gezi dışında bu coğrafyaya ilk gidişim. Heyecanlıyım... Pek çok şey okudum, seyrettim. Bitki örtüsüne, serin havasına, nehir ve göllerinin turkuaz rengine, medeniyetimin zamana direnen harika örneklerine, Buna Nehri’nin kaynağına her daim nazar edip selâmlaşan Alperenler (Sarı Saltuk) Tekkesi’ne, yüce gönüllü sakinlerine meftundum ben. Dağın dibinde, kaynağın en muhkem yerinde sessizce yatan Sarı Saltuk ile “Benden sonra Buna Nehri  bana benzer birine yol verecektir ve onun kafası saçsız olacaktır.” dediği Açık Baş’ı selâmlamalı ve Buna’nın turkuaz renginde kaybolmalıydım...                
            Ormanlık alan, sarp sıradağlar anlamına gelen “Balkan” kelimesi benim dünyama, 1965 yılında, daha 7 yaşındayken girmişti. İlçemiz Gördes’te, iki elin parmak sayıları kadar olan motosikletleri yeni yeni görmeye başlamıştık.  Babam da tarlaya gidip gelmek üzere Bulgaristan malı yeni bir motosiklet aldı. Markası Balkan idi. Gayet sağlam olan, 2,5 beygirlik bu motosikleti yıllarca kullandık.
            Hatırladıkça iki yanı keskin bıçak gibi yüreğime saplanan, beni hüzünlendiren, Balkan Savaşı ve o savaşın sonuçları... Esir alınan askerlerimize reva görülen insanlık dışı muameleler... Askerlerimizin açlığını bastırmak için ağaç kabuklarını yemek zorunda bırakılmaları... Ve ayrılık, “Elveda Rumeli”... Gezdiğim yerlerde, akan kanı, o muhteşem ormanlardaki ağaçları gördükçe bunları hatırladım...
            Bir de, sıklıkla duyup yaz aylarında sevindiğimiz “Balkanlardan gelen serin ve yağışlı hava...”,   kışın da biraz irkildiğimiz, “Balkanlardan gelen soğuk ve kar yağışı ... günü yurdumuza giriş yapacak...” sözleri günlük hayatımızın içindedir.
            Rehberimizi de alıp 12 Temmuz Salı saat 09.00’ doğru Bulgaristan’a giriş yapıyoruz.  Uçsuz bucaksız mısır ve ayçiçeği tarlaları. Bu ürünler yaygın. Geliş-gidiş çift şeritli yolda ilerlerken patates ve buğday tarlalarını, güneş panellerini, yolun sağında ve solunda özenle hazırlanmış büyük reklam levhalarını görüyoruz.
           Varoşlardan Sofya’ya girerken, Bulgaristan’ın Demir Perde ülkelerine dahil olduğu dönemden kalma çok katlı, aynı tip, oldukça yaşlı ve bakımsız binalar görüyoruz. Bir kısmı boş. Merkeze yaklaştıkça, tarihi yapılar, kilise ve katedraller görünmeye başlıyor.
            Avrupa Birliği ülkelerine genç iş gücü veren bu ülkenin köy, kasaba ve bazı şehirlerinde sanki hayat yok. 2015 yılındaki gezimizde özellikle köylerde gece tek tük ışık görmüştük. Şimdi de değişen bir şey yok. Nüfusu azalan AB üyelerinin çalışacak, genç ve kalifiye elemana ihtiyacı var.
            Bazı Balkan ülkelerinin aldığı karara göre, o ülkeye girdiğimizde lisanslı yerel rehber almak mecburiyetimiz var.  Kendilerince farklı sebepleri ve ülke menfaatlerini koruma, menfi propagandaya mani olma gibi düşünceleri olabilir. Biz de rehberimizi alıyor, gezmeye başlıyoruz.
            Hava çok güzel, nem yok. Hafif bir esinti var.
            Gezi programına dahil tarihi yapı ve ziyaret yerlerinin hemen hemen hepsi bir meydanda, birbirine yakın konumdalar. Fazla zaman harcamadan gezebiliyorsunuz.
            Neo Bizans mimarisine göre yapımına 1882 yılında yapımına başlanan Aleksandr Nevski (ortadoks) Katedrali, Balkanlardaki 2. büyük katedral. Bir önceki gelişimizde bir bebeğin vaftiz törenine şahit olmuştuk. Bu görkemli mabette fotoğraf ve video için izin almanız, ücret ödemeniz,  içeriye girerken şapkanızı çıkarmanız ve sessiz olmanız gerekiyor. Görevliler zaman zaman uyarılarda bulunuyor. Binlerce kişinin aynı anda ibadet edebildiği mabetteki loş ortam, süslemeler ve aziz heykelleri mistik bir hava veriyor. Katedralin merdivenlerinde grup fotoğrafı çektirip ziyaretlerimize devam ediyoruz.
            Mustafa Kemal Atatürk’ün Sofya’da askeri ataşelik yaptığı dönemde yeniçeri kıyafetiyle katıldığı balonun düzenlendiği orduevi, kente adını veren Ayasofya Kilisesi ve Sofya Heykeli, Cumhurbaşkanlığı Sarayı...
            Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın giriş kapısında sembolik kıyafetleriyle iki asker nöbet tutuyor. Hoşumuza giden bu tabloyu fotoğraflıyor, dörtgen konumlu binanın taşıt girişi için kullanılan kapısından izin almaya ihtiyaç duymadan avlusuna giriyoruz. İlâve bir tedbirin olmadığı bu saray beni şaşırtıyor... Öyle ya, avlusuna girsek de; üst yoklaması ve X-Ray cihazından geçmemiz gerekmiyor mu? diye düşünüyor, halkıyla yönetim arasındaki bütün engeller kaldırılmış diye nükte yapıyorum kendi kendime! Yerel rehberimiz alanında iyi. Gayet güzel anlatıyor.
            Avluda, antik kent Serdica’nın kalıntılarının yanı sıra Aziz George Rotundası (daire planlı kubbe ile örtülü yapı) var. Rotunda, kilise ve Osmanlı döneminde mescit olarak kullanılmış.   Diğer yapılarda şahit olacağımız gibi; ecdadımız burayı da, abad etmiş ve orijinal şekliyle korumuş.
            Bu arada saat farkını öğreniyor, kendi planlamalarımızı ona göre yapıyor, toplanma alanlarına vaktinde gelmeye çalışıyoruz..
            Kadı Seyfullah Efendi Cami, 1567 (Sofya)
            Rehberimiz tarafından verilen serbest zamanda, gözlerim, gökyüzüne “elif” gibi uzanan minareyi görüyor ve oraya doğru yürüyorum. Dün bir bugün iki diyorum kendi kendime... Olsun, hasret  gidereceğim... Ruhumu kandıracağım...
            Evliya Çelebi’nin, “Sofya’nın en güzel minaresi olan camisi” dediği, başkentin ibadete açık tek mabedine, Kadı Seyfullah Efendi Camisi’ne varıyorum. Dörtgen planlı, geniş kubbeli, yüksek minareli cami Mimar Sinan tarafından tasarlanmış. Giriş kapısının üstündeki kitabede, caminin Türkçe ve Bulgarca adı ile yapıldığı tarih yazıyor.
            İbadet için gelenlere bakıyorum... Her milletten insan var. Tenleri farklı, dilleri farklı bu müminler, huzura durmak için hazırlanıyorlar... Bir kısmı huzurda...
            Tıpkı Selimiye’ye girdiğim gibi... Başımı eğiyor ve içeriye giriyorum.  Selamlıyorum. Güzeller güzelini de...
            Kırmızının en güzel tonuyla dokunmuş halıda, içi gayet sade işlemelerle donatılmış kubbesinde ve duvarlarında, fıtratıma ters gelen, ruhumu rahatsız eden hiçbir şey yok... Banisi de emeği geçenleri de rahmetle anıyorum.
“Nâgihân ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm
Ben dahi bile yapıldım taş u toprak arasında” (1)
            Tuvaletler tertemiz ve ücretsiz. Kezâ abdest alma yeri de. Caminin bilindik misafirleri de  var; güvercinler. Onları sevenler ve besleyenler eksik olmuyor.
            Fotoğraflar çekiyor, son cemaat yerindeki bürosunda oturan cami imamı Kırcaalili Ayhan Mustafa ile tanışıyor ve konuşuyoruz. Cami ve giderleri vakıf marifetiyle karşılanıyormuş. Sofya’da bir ilâhiyat fakültesi, üç imam hatip lisesi, Bulgaristan genelinde 600 Kur’an Kursu varmış.
            Ayhan Mustafa ile konuşurken, bir genç telaşla yanına gelip, camide telefonunu unuttuğunu, bulamadığını söyledi. İmam, tebessüm edip, kendisine teslim edilen cep telefonu gence verdi. Genç çok mutlu oldu.
            Cami, her şeyi ile emin olunan yerdi.
            Satırları yazarken, imam Ayhan Mustafa ve memleketi Kırcaali isimleri beni 40 yıl öncesine götürdü... Okuma odama gidip, 5 Mayıs 2021’de kaybettiğimiz, Öksüz Türklüğümüzün annelerinden Emine Işınsu’nun Çiçekler Büyür romanını elime alıyorum. Bizi tertemiz Türklük pınarından besleyip emziren cennet mekân Işınsu’nun; Azap Toprakları, Ak Topraklar, Tutsak ile Sancı’sı zihnimde taptaze duruyor...
            ”Dış Türkler” dediğimizde istihza ile karşılık verenler, bunu bir masal zannedenler kısa bir süre sonra tarihin hakikatiyle yüzleşmek zorunda kalacaklardı...
            Emine Işınsu’nun Çiçekler Büyür romanı gerçek bir hikâyedir... İlay ile Mehmet Ali’nin hikâyesi...
            1980 yılında okuduğum kitabın son sayfasına kısa bir roman özeti ile Bulgaristan’ın Deliorman bölgesindeki Razgrat şehrinden  gelen bir soydaşımızla ilgili hatıramı eklemişim.
            Bahsi, kitabın  son paragrafıyla bitireyim:
“...Bildiğim ise, tek şey: Bedenler, beyinler ve sevdalar, bu toprağa gübre olabilir.. ve her yıl çiçekler yeniden büyür...” (2)
            Elbette, Çiçekler Büyür.
            Saat 17.00’de toplanma alanımızda otobüsümüze binip Sırbistan’a Belgrad’a doğru yola çıkıyoruz.
1) Hacı Bayram Veli
2) Emine Işınsu, Çiçekler Büyür,Töre-Devlet Yayınevi, 1978, sa. 449


 

Bu yazı 652 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum