Hüseyin TUNÇAY

Hüseyin TUNÇAY

htuncay45@gmail.com

O Bayrak Türkiye'de Dalgalandıkça

24 Mart 2017 - 00:05

Devlet ve millet olarak; tarihi misyonumuzu, elan yaşadıklarımızı ve gelecek tasavvurlarımızı düşününce biraz hüzünlendim. Lâkin ümidimi hiç kaybetmedim. Belki acelem var. Bizden öncekilerin sorusunu ben de tekrarlıyorum: Hülyalarımın ve medeniyet tasavvurumun gerçekleşmesi ahir ömrüme sığacak mı? Orası bizim meçhulümüz. Bunu ancak Huda'm biliyor'    
              İstikametimiz neresiydi? Şimdi neresidir? Ne pahasına kimlere yüz çevirdik? Hangi yalan ve menfaatlerin yanında olup, onları unuttuk? Niçin kardeş gibi bağrımıza basıp gönüllerimizi birleştiremedik? Ve devam ediyor'
              Bu sözleri bana söyleten; A.Yağmur TUNALI'nın 'Gittiler*' kitabında okuduğum onlarca yıl önce yaşanmış hüzünlü bir hatıra. Hatıra deyip tarihin künyesine emanet ettiğimiz bu gerçek, hâlâ farklı tonlarıyla günümüzde de yaşanıyor.
              Sayın TUNALI, bu hatıranın sahibi Dr. Müjgân Cunbur Hanımefendi için: 'Göçüşüyle insan fakiri dünyamıza bu ağır üzüntünün ağır bir güllesi gibi düşen, güneşin parlak ziyası gibi insan yüksekliğini temsil eden, bir tasavvuf çeşmesinden su içen, işini yapan ve işini yapanlarla yakınlaşan, kendini siler gibi yaşayan, hele hele öne çıkma, gururlanma ve böbürlenme arızalarından büsbütün uzak, her dokunuşunda iz bırakan eşsiz bir karakterdir.' diyor.
               Şimdi, bu övgülere mazhar olmuş Hanımefendi'nin hatırasını okuyalım:  
              'UNESCO  1967 yılında, Afganistan'da bir Yazma Eserler Semineri düzenlenmişti. Dünyanın birçok ülkesinden gelen uzmanlar, başkent Kabil'de toplanmışlardı. On gün süren seminere Türkiye adına ben katılmıştım. Çalıştığımız binanın önünde, seminere katılan delegelerin mensup oldukları milletlerin bayrakları dalgalanıyordu. Afganistan'da Türkistan'dan göçmen olarak gelmiş Özbek kardeşlerimiz var. Bayrağımızın gönderde dalgalanması, Özbekler arasında büyük bir heyecan doğurmuştu. Gruplar halinde geliyorlar ve bir denizi, efsanelerle yüklü bir dağı veya muhteşem bir manzarayı seyreder gibi, saatlerce bayrağımızı seyrediyorlardı.
                 Afganlı dostlarımız, beni Emanullah Han'ın yazlık köşküne yerleştirmişlerdi. Geceleri orada kalıyordum. Köşk dediğim de, bizim iki katlı, eli yüzü düzgün Anadolu evlerine benziyordu. Köşk Kabil'in 10 km kadar dışındaydı.
                 Bir sabah çok erken saatlerde bir kaval sesiyle uyandım. Dışarıda ince uzun, yanık bir kaval sesi vardı. Çağıran, yalvaran, hıçkıran bir kaval sesi. Heyecanla pencereye koştum. Gördüm ki karşımda bir kerpiç duvarın dibinde 70-75 yaşlarında bir dede, benim pencereme bakarak kaval çalıyor.
                 Dedenin bir Türk olduğunu görünce daha çok heyecanlandım. Afganistan'da bin Afgan arasından bir Özbek Türkü'nü bir çırpıda bulup çıkarmanız o kadar kolaydır ki ! Giyindim ve dışarı çıktım. Yaşlı Özbek'in yanına gittim. Kavalını duvara dayadı. Beni derin bir saygı ve sevgiyle selamladıktan sonra sordu:
                - Bizim bayrağımızı Kabil'de dalgalandıran o  kadınefendi sen misin?
                - Benim baba !
                  Dedim. Sevimli Özbek'in yüreğime bir ateş parçası gibi düşen sözlerini ömrümün sonuna kadar unutmayacağım:
                - O bayrak Türkiye'de dalgalandıkça, biz burada yitip bitmeyeceğiz! Gördüğün gibi ben bir çobanım ve Türküm! Sordum soruşturdum; burada kaldığını öğrendim. Geldim ki seni kaval sesiyle uyandırayım ve sana süt ikram edeyim.'
                 Müjgân Cumbur, uzaklara dalarak devam etmişti: 'Orada bulunduğum günlerde, o yetmiş beşlik dede her sabah beni kaval çalarak uyandırdı ve bana her sabah koyunlarından sağıp getirdiği sütten ikram etti!' 
                  'Gittiler', iz bırakarak gittiler' Fevkalâde bir medeniyetin mihenk taşlarını miras bırakarak gittiler.'Vakittir' denmeden önce biz neyi bırakacağız? Ona bakalım'  
 *GİTTİLER
  A.Yağmur Tunalı
  Panama Yayıncılık  / Kasım 2016

Bu yazı 1362 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum