Vaktin birinde Erzurumda bir köyde bir çocuk askere gitmiş. İstanbul’a. Çocuğun büyükannesi çok üzülmüş. Ömründe köyden dışarı çıkmamış olan bu yaşlı kadın bir gün muhtarla karşılaşmış. Muhtara demiş ki benim torunum askere, İstanbul’a gitti. İstanbul şu karşıda görünen dağların arkasında mı diyerek epeyce uzaktaki dağları işaret etmiş. Muhtar bakmış ki istanbul’un uzaklığını anlatamayacak bizim teyzeye, evet demiş, İstanbul o dağların ardında. Kadın durmuş durmuş demiş ki, vay be, İstanbul çok uzakmış.
Hiç şüphesiz ufuk bir coğrafya meselesidir. Ama aynı zamanda bir tarih meselesidir. Toplum meselesi, kültür meselesi, eğitim meselesi, ruh meselesidir. Cemil Meriç’e kulak verelim azıcık. “Ben bir Descartes, bir Spinoza olamazdım. Neden olamazdım? Bu bir kromozom meselesi değil. Hotantolar içinde büyüdüm.”
Ufuk kelimesi en önce Yahya Kemal’de dikkatimi çekti. Ufuk Yahya Kemal’de bazen tarih bazen coğrafya bazen arkadaşlıktır. Akdeniz ufku, Mohaç Ufku, fetih ufku, deniz ufku, anne ufku.
Bugünse yeryüzü hep madde, her ufuk maddî.
Demek ki âlemin artık göründü serhaddi.
Ya da şu beyit:
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!.
Belki de ufuktaki sonsuzluk hissinin tadındandır bu ufuk sevgisi. Ruh ufuksuz yaşamaz diyor şair Ufuklar şiirinde. ‘Dağlar ufkunda mehabet, ova ufkunda huzur, deniz ufkunda teselli duyulur. Ruh ezeli lezzetini onlarda bulur.’ Fakat bir süre sonra karanlık bir gölge gibi yalnızlık sökün ediverir. Bir de manevi ufuklar var. Peygamberlerin havarileriyle mesud yaşadıkları manevi ufuklar. Sonra diyor ki annemin bana her baktığındaki gözleri benim için en semavi engin ufuklardı. Sonra yine yalnızlık. Her defasında bir dost ufku, bir canan ufku arar ruh.
Yahya Kemal dost ufkuna inanır. Hem de çok inanır. Daha önce yazmış mıydım bilmiyorum. Bir dost meclisinde, yemekler yenmiş, içecekler içilmiş, sohbet derinleşmiş ve bizim bu büyük yalnızımız büyük bir teessürle sonsuz bir kıvançla masadaki dostlarına şöyle demiş. Yarın ruz-i mahşerde Cenab-ı Allah senin ne amelin var diye sual ederse diyeceğim ki işte dostlarım işte şiirlerim. (Yeri geldiği için yazayım. Birisiyle muhabbet ediyordum. Alakasız biri. Ama ne dedi biliyor musunuz. Yarın hiçbir amelim olmasa bile işte kitabım diyeceğim. Falanca kitabı kastederek.)
Yahya Kemal canan ufkundan ne kastediyor acaba. Mehlika Sultanı mı, yoksa Celile Hanımı mı? Ya da başkasını mı?
Tanpınar şöyle demiş. Yahya Kemal bize çok şey öğretti. Ona çok şey borçluyuz. Bize Anadolu büyüklüğünde bir set inşa etti. Avrupa’yı tanıyamadık. (Kaynak sormayın, hatırlamıyorum.)
Akif, garbın afakını (ufuklarını) çelik zırhlı duvarlarla örülü görür. Buna mukabil iman ufkunu koyar. Hiç şüphesiz başka ufuklar başka dünyalar zikredilebilir bu bahiste. Uzatmayalım..
İnsanın ufkunun geniş olması iyidir, güzeldir, hoştur fakat her ufkun bir çizgisi vardır. Ve bu çizgi aynı zamanda ufkumuzu sınırlayan çizgidir.
Demem o ki herhangi bir ufuk, ufkumuzu genişletmiyorsa daraltıyordur. Demem o ki İstanbul hala çok uzak.



YORUMLAR