Hüseyin TUNÇAY

Hüseyin TUNÇAY

htuncay45@gmail.com

Bursa Gezimi-IV

28 Nisan 2026 - 14:22 - Güncelleme: 28 Nisan 2026 - 14:25
Reklam

(Anemon Günlüğü, 7-8 Şubat 2026)

            Bursa’nın en kalabalık ilçesi Osmangazi’ye bağlı Çekirge Mahallesi’nden Uludağ’a giden yol üzerindeki anıt çınar ağacını görmek için hareket ettik. Tırmanmaya başladığımız yokuş, gideceğimiz yol şartları hakkında bilgi veriyor.
İnkaya Anıt Çınar Ağacı (Doğu Çınarı/Platanus orientalis)
Osman Gazi'nin gördüğü rivayet edilip anlatılan; Şeyh Edebali'nin göğsünden çıkıp dünyayı kaplayan, kökleri üç kıtaya yayılan ve Osmanlı Devleti'nin cihan devleti olacağını müjdeleyen ulu çınar ile bir zamanlar Manisalıların mesire yeri olan Çaybaşı Deresi’nde (Akbaldır/Kumludere) göğe yükselen, dallarını evimin penceresine kadar uzatan tarihe şahitlik etmiş asırlık kardeşleri aklıma geliyor. Belki birazdan göreceğim muhteşem çınar ağacına hazırlık yapıp, zihnimde kıyas edebileceğim ölçüler arıyorum…
Çok gitmiyoruz. Üç kilometre sonra yolun sağındaki park alanına otobüsümüzü yanaştırıyor, sol taraftaki yamaçta evlerin ve dükkânların olduğu bölgeye doğru yürüyoruz. Oldukça yokuş. Birkaç yüz metre sonra, yoldan sadece üst kısmındaki dallarını fark ettiğimiz anıt çınarın kendisini görmeye başlıyoruz. Yaş almış bir dünyalı olarak, gözlerim böyle muhteşem bir çınar ağacına ilk defa şahitlik ediyor. İlkbahardaki halini tasavvur edince hayretim daha da artıyor. Görüp göreceğim en ulu çınar diyorum kendi kendime…
Altı yüz yılı görmüş, geçirmiş, Bursa’yı kuşbakışı gören, arada sırada eski dostlarıyla yarenlik eden ulu ağacın adı, İnkaya Çınarı. İsmini, içinde yaşadığı, dallanıp budaklandığı, ana belleyip toprağına tutunduğu köyden almış. O ve İnkaya’da yaşayan, burayı yurt edinen köylülerle kardeş olmuşlar, bir daha da ayrılmamışlar… Hangi güzel elin diktiği bilinmiyor…
On üç ana dalıyla ulaşabildiği yere kadar bir anne şefkâtiyle kol kanat geren çınar, Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu (18.07.1990 gün ve 1228 sayılı) kararıyla “anıt ağaç” olarak tescil edilmiş. Yükünü kolay taşısın, dalları kırılıp öksüz kalmasın diye zemine yakın ana kollar demirlerle desteklenmiş. Bursa’nın en tanınmış Anıt Çınarı’nın ünü yurt dışına da taşmış. Altında geziyor, dokunuyor, uzanan dallarına bakıyor, fotoğraf çekiyor, görüntüleri videoya alıyoruz.
Otobüsümüze dönerken, henüz açılmamış bir dükkân kepenklerinin üst tarafında, ortasında erkek fotoğrafının bulunduğu “Sinekli Bakkal’ın Torunu” yazısı dikkatimi çekiyor. Halide Edip Adıvar’ın meşhur eseri Sinekli Bakkal’da geçen roman kahramanıyla bir bağı olabilir diye yorumluyorum.
Yolun sol kenarında, üstü çadırla kapatılmış, gelenin geçenin ihtiyaçlarına cevap veren satıcılar var. Ürün yelpazeleri oldukça geniş. Yerli malı, yurdun malı… Aklınıza gelebilecek her türlü meyve çeşitleri, el işi örgüler (atkı, eldiven, bere, şapka…) pekmez, bal, kaynamış mısır ve kestane kebap tabii. Kuzine tipi soba hazır bekliyor. Saat 10.15’te hareket ediyor, tekrar tırmanmaya başlıyoruz.
Uludağ
Hava bulutlu. Bursa’nın üstündeki pus dikkat çekici. Görüş alanım müsait olduğunda şehrin, yol üzerindeki yerleşim merkezlerinin görüntülerini alıyorum.
Seyahatimiz sırasında, yolu kısaltmak, zamanı değerlendirmek için derin sohbetler de yapıyoruz. Türk tarihinden, coğrafyaya, matematikten geometriye uzanan oldukça geniş bir konu yelpazesi var… Bilgilerimizi tazeliyor, bilmediklerimizi öğreniyor, güzel bir alışveriş yapıyoruz…
Uludağ’a yaklaştıkça bitki florası çeşitleniyor. Virajlı yolumuzun her iki tarafında gökyüzüne doğru uzayıp giden kalem gibi ağaçlar dikkat çekici. Karayolunun sağ tarafında oldukça sık gördüğüm cepler var. Yolun durumu, iklim ve kar yağışı dikkate alındığında gayet normal. Bu ceplerde, kar zinciri satıcılarını görüyorum. Kar yağış ortalamasının 66 gün olduğu, Marmara Bölgesi’nin en yüksek dağına çıkarken tedbir almayı unutan şoförlerimize yardımcı olmayı bekliyorlar. Bazılarında; “Sökülür-takılır” yazısını okuyorum.
Eski adı “Keşiş Dağı” olan 2.543 metre yüksekliğindeki doğa harikamıza, 1925 tarihinden itibaren Uludağ denmiş. Bu isim yakışmış doğrusu. Çok zengin flora ve faunaya sahip 12.762 hektarlık alan 1961 yılında Millî Park ilan edilmiş. 
Uludağ Millî Parkı’nın %71’i orman, %28’ i çayırlık ve kayalık, %0,4’ü açık alan, %0,1’i su ile kaplı ve %0,8’i ise yerleşim alanlarından oluşuyor. Buradaki 1.320 bitki türünden 33’ü Uludağ, 138’i Türkiye endemiği olmak üzere toplam 171 endemik türe ev sahipliği yapıyor. Küresel ölçekte nesli tükenmekte olan 3, Avrupa ölçeğinde ise 54 türün yaşam alanı. Nadir tür sayısı ise16 imiş.
Yolun sağ tarafındaki tabelada; “Kış lastiği (kar lastiği) ve zinciri olmayan araçların Uludağ’a çıkışına müsaade edilmemektedir.” uyarısını okuyorum. Ardından gayet yüksek bir giriş takının üstünde “Kirazlı Mahallesine Hoş Geldiniz” yazısını. Bu mahalle sakinlerini, kış şartlarındaki hayatlarını düşünemeden edemiyorum. Ben de uzun yıllar, Erzurum, Yozgat ve Malatya gibi kış memleketlerinde öğretmenlik yaptım. Keles ilçesinin yol ayrımını görüyorum.
Nihayet millî park giriş kapısını görüyoruz. Saat 11.00’de, altında giriş ve çıkış kontrol kulübelerinin olduğu gayet gösterişli, kar taneleriyle süslenmiş genel müdürlük logosunun altında “Uludağ Milli Parkı” yazan ahşap giriş kapısına doğru ilerliyoruz. Yazıdaki “milli” kelimesini görünce, Demirci Eğitim Enstitüsünde Türkçe kompozisyon dersimize giren okul müdürümüz Ali Gözel beyi hatırladım. Bize dersinde; bir çeşit toprak ve o toprağın oluşturduğu yer/alan anlamına gelen “milli” ile son “i” harfini inceltme işareti kullanarak yazdığımız “millî” (Milletle ilgili, millete özgü, ulusal-TDK) kelimesinin farkını anlatmıştı… Ali Gözel hocamızın Türkçemize karşı gösterdiği hassasiyeti ve titizliği severdik.

Uludağ Millî Parkı’na girdik. Bakanlığın taşıtlar için takdir ettiği giriş ücretleri şöyle: Motosiklet (120 TL), otomobil (180 TL), minibüs (540 TL), midibüs (900 TL), otobüs (1.800 TL) Kapıda jandarma noktası da var. İlk trafik levhasından 11 kilometremizin kaldığını anlıyoruz.

Sık ağaçlarla arkadaşlığımız devam ederken, bazı alanlardaki piknik yerlerini, buradaki kameriyeleri görüyoruz. Dönüşte, bu kameriyelerin etrafının naylon vb. şeylerle kapatıldığına, yükselen mangal dumanlarına, güzel ortamın tadını çıkaran ailelere şahit olacağız.

Yağmaya başlayan küçük kar taneleri, otobüsümüzün camlarına değince su olup akıyor. Bir de zirveye yaklaştığımızın işaretini veriyorlar. Hani denizde haftalarca hatta aylarca yelken açıp “kara göründü” sözünü sevinçle bekleyenler gibi biz de özellikle çocuklarımız “kar göründü” müjdesini bekliyoruz! Bir süre sonra muradımıza eriyoruz. Önce yol kenarlarındaki şevlerde görmeye başladığımız ince kar tabakaları ilerledikçe artıp kalınlaşıyor. Bazı yerlerde 1-1,5 metreyi buluyor. Bir çocuğumuz hayretini; “Hayatımda ilk defa böyle kar görüyorum!” sözleriyle ifade ediyor. Artık her yer, saflığın, temizliğin ve paklığın timsali bembeyaz örtüyle kaplı. Kar, ince ince yağmaya devam ediyor. Yeşili, sadece selvi boylu ağaçlarda görüyoruz artık.
Oteller Bölgesi’ni (1. ve 2. Oteller Bölgesi) gösteren levha göründü. Yollar açık. Trafik sakin. Her yer oldukça kalın bir kar tabakasıyla kaplı. Biz, sağa saparak 1. Oteller Bölgesi’nin girişinde konaklayacağımız yere gidiyoruz. Emekli subay üyelerimizin gayretleriyle, Kış Eğitim Merkezi Komutanlığı tesislerinde iki saat misafir olacağız. Sosyal tesislere giriş yapıyoruz. Komutanlığımızın tesisleri fevkalâde güzel. Her türlü tesis (kafe, lokanta vb.) mevcut. Arzu eden arkadaşlarımız salonda sıcak bir ortamda vakit geçirecek, diğerleri de telesiyeje binerek kar keyfini yaşayacak.
Daha önce, bir yaz tatilinde teleferiğe binerek gördüğüm Uludağ’ı, bu defa güzel bir kış gününde telesiyeje binerek daha yakından tanıyıp, yeryüzüne sessiz ve sakin inen kar tanelerini seyretmek, onlara dokunmak, bu mevsimin ayazını hissetmek istiyorum. İşlemlerimizi yapıyor, kayak alanını kullanmak ve telesiyeje binmek için bekleyenlerle beraber sıraya giriyoruz. Gençlerimiz yardımcı oluyorlar. Gayet nazikler, eğitimli oldukları her hallerinden belli. Yakınımızdaki alandan yükselen çocuk sesleri, hararetli nidalar güzel bir atmosfer oluşturuyor. Ayakkabılarım bu şartlara uygun, batonum yanımda. Dikkat ediyoruz. Kayma ve düşme riski var.
Rehberlik eden, yardımcı olan görevli askerlerimiz nezaket sahibi. Buram buram Anadolu kokuyorlar. “Komutanım lütfen bu tarafa gelin!”, “Komutanım şurada duracaksınız!” Hitapları, “komutanım”la başlıyor, “komutanım”la bitiyor. Sosyal tesislerdekiler de öyle.
İlk defa tecrübe edeceğim telesiyeje, meslektaşım Şinasi Yılmaz’la bineceğim. Koltukları iki kişilik. Askerlerimizin rehberliğinde koltuğa yerleşiyor, söylendiği şekilde emniyet kolunu indiriyor, karların altında yavaş yavaş ilerliyoruz. Bitki örtüsünü daha rahat görüyor, çam ağaçlarına yerleştirilen hoparlörlerden dinlediğimiz müzikle kar tanelerinin arasında memnun mutlu gidiyor, bizi takip eden arkadaşlarımızla şakalaşıyoruz.
Varış noktamızda bizden evvel gelen arkadaşlarımız, çocuklarıyla beraber gelen Anemonlar, kar topu oynamaya, uygun yerlerde çocuklarıyla beraber kaymaya başlamışlar bile. Görece daha yüksek olan bu mevkide görüş mesafesi sınırlı, adeta bulutların içindeymiş gibiyiz. Biz de kar topu oynuyor, Uludağ’da kar manzaralı fotoğraflar çekip güzel anımızı kayda alıyoruz. Biraz üşüyünce, küçük ama sıcak, çay ve benzeri içeceklerle, tost vb. yiyeceklerin sunulduğu kafeye giriyoruz. İçerisi tıklım tıklım. Pencereye yaklaşıyor, yağışını sevdiğim, minik tanelerle yeryüzüne düşen kar tanelerini seyrediyorum. Her birisi ayrı bir alem… Her biri, mükevvenatın sahibinden gelen eşsiz bir eser ve şekil… Birbirlerini incitmeden, dokunmadan öylece geliyorlar…
Vakitle ilgili uyarı gelince harekete geçiyor, görüp şahidi olduğumuz güzelliklerle beraber dönüş için harekete geçiyoruz. İniş noktasındaki askerlerimize teşekkür ediyor ve tesisten ayrılıyoruz.
Saat 14.00’e geliyor. Otobüsümüzün bulunduğu yere doğru kısa bir yürüyüş yapıyoruz. Şemsiyelerimizi açıyoruz. Kar yağışı ve yoldaki araç trafiği yoğunlaşmış. Dünyaca ünlü Uludağ’ın beyaza bürünmüş halini görmenin, yaşamanın tatlı ve güzel hatıralarıyla Bursa’ya iniyoruz.
Hava şartlarını ve kalan zamanı değerlendiren kulüp başkanımız Ömer Bülbül, diğer liderlerimiz ile Figen Safran rehberimiz uğramayı planladığımız bazı merkezleri iptal ederek, yolda vermeyi düşündüğümüz molaları da dikkate alıp dönüş yolculuğuna geçmemizin uygun olacağına karar veriyorlar. Öyle yapıyoruz.
Bursa’da ikamet eden rehberimiz Figen Safran hanımı, sıcak, samimi ve içten anlatımlarına, kılavuzluğuna teşekkür ederek evine yakın bir yerde uğurluyor, Manisa’ya doğru yola çıkıyoruz. Yer yer yağış var. Hasretle beklediğimiz rahmet, toprağımızı doyurmuş. Tabiatın, dile getiremediği sevinci hissediyor gibiyim…
Yolculuğumuzu yine sohbetlerle süslüyor, birkaç yerde verdiğimiz moladan sonra saat 23.00 sularında Manisa’ya dönüyoruz. Anemon Dağcılık ve Spor Kulübü faaliyetlerine verdiği destek dolayısıyla Manisa Büyükşehir Belediyesine, Bursa’daki konaklama ve ziyaretlerde emeği, katkısı olan arkadaşlarımıza, başkanımız Ömer Bülbül’e çok teşekkür ediyoruz.

Bu yazı 65 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum