Benlik Üzerine
bilmem ki, anlatılması imkansız insan
ben hakkında sana ne söyleyeyim.
Kleist
Bir labaratuvarda hoca yaşamı anlatıyormuş öğrencilere. Almış eline canlı bir kurbağayı. Çocuklar bu kurbağa yaşıyor mu? Yaşıyor. Kesmiş kurbağanın bir bacağını. Yaşıyor mu diye tekrar sormuş. Öğrenciler, evet yaşıyor demiş. İkinci bacağı kesmiş, yaşıyor mu? Yaşıyor demişler. Üçüncü bacak kesilmiş, yaşıyor. Dördüncü bacak. Tabi kurbağa can çekişiyor. Yaşıyor mu? Talebenin biri artık dayanamamış. Yaşıyor ama buna yaşamak denirse.
Ben, benlik, kişi, ene, nefs veya ego dediğimiz şey nedir. Ben dediğimiz, kanlı canlı, elle tutulur gözle görülür somut bir varlık mıdır? Yoksa elsiz ayaksız, dilsiz dudaksız soyut, itibarî, gölge bir varlık mıdır?
Eğer yanlış hatırlamıyorsam İbni Sina’nın yukarıdaki kurbağa benzeri bir ‘ben’ tarifi vardır. Kendi bedeninden bile haberi olmayan, duyu organları çalışmayan bir kişide bile benlik duygusu vardır.
‘Ben’ derken neyi kastederiz. Elimizi ayağımızı mı, bedenimizi mi, aklımızı mı, duygularımızı mı? Nedir özümüz. Men seni özümden sevmişem derken kast ettiğimiz özümüz nedir. Özgür olduğumuzda gür olan özümüz nedir. Özledim derken, özüm acıdı derken tam olarak ne demiş oluruz. Özümüz, tözümüz, benimiz bizim neyimiz olur.
Belki de benimiz, bedenimiz gibi zamanla oluşur. Eğitimle, çevreyle, kültürle, toplumla kısaca zamanla. O halde benlik bir imalattır, bir inşadır. O halde benlik yapma bir şeydir. O halde ben, ben olmayandır. O halde ben bir başkasıdır.
Sufiler benlikten geçmeyi salık verirler bize.
“Ben benliğimden geçtim,
Gözüm hicabın açtım,
Dost vaslına eriştim,
Gümanım yağma olsun” diyor Yunus.
Yine Yunus ‘beni bende demeyin, bende değilim; bir ben var bende benden içeri’ derken aradığımız beni biraz daha içimize gömüyor. Öyle ki insanın benlik bir yanılsamadır diyesi geliyor. Sufilerin va’zettiği benlik aslında ben değildir, o’dur.
Aslında bu yazıyı tasarlarken egodan bahsetmek istiyordum. Aşırı egonun narsisizme, kibir kulesine nasıl evrildiğini incelemek istiyordum. Her insanda ego olduğunu ve bu egonun asla ölmediği gibi hususlar aklımdan geçiyordu. Sonra baktım ki ego, nefs dediğimiz şeyler kendilik, kişilik, benlik dediğimiz şeylerden uzak şeyler değil. Aslında bütün bunların hepsi insan demek. Psikolojinin, felsefenin, biyolojinin, tıbbın, tasavvufun, edebiyatın, antropolojinin konusu olan insan.
Egonun veya nefsin gizli hazları vardır. Veya negatif hazları mı demeliyim. Hatta çok yüce bir erdemde bile gizli bir günah işliyor olabilir ego. Çalışmak bir erdemdir kime sorsanız. Tevazu bir erdemdir. Yardımseverlik, cesaret, kahramanlık, kurallara uymak. Fakat bunların her birisinde egonun, nefsin kendine çıkardığı bir pay yok mudur? Dünyanın en mütevazi insanı belki de bu mütevaziliğinden büyük bir zevk alıyordur. Düşünün, dünyanın en mütevazi insanına dünya mütevazilik ödülü veriliyor ve o da mütevazi bir şekilde ödülünü havaya kaldırıp diyor ki: Sağ olun. Buraya mütevaziliğimle çıktım. Kant’ın ödev ahlakı, katıksız çıkarsız sırf öyle olması gerektiği için öyle yapılan bir eylem mümkün müdür? Ne diyordu Kant. Üstümde yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası. Şairane değil mi?
Geldik mi Delphi tapınağının önüne. Ne yazıyordu: Kendini bil.
Kendini bilme ile ilgili çok şey söylenebilir hiç şüphesiz. Fakat ben Cahit Koytak’dan bir alıntı yapmak istiyorum.
a şiir, a ruhum, a beyaz farecik,
yine bir dağdan iniyorsun
hoplayıp zıplayarak
sisifosun kayası gibi…
Cahit Bey neden medyada hiç görülmedi, meşhur olmadı diye düşünmedim değil. Bir de baktım ki; Ben panayır hokkabazı değilim, diyor. Devamında da diyor ki;
Hiç değilse, burada, barbarların arasında
Ne felsefenin dolambaçlı yollarına,
Ne de şu suyu çıkmış Homerce
Teşbihlere, süslemelere
Başvurmak zorunda kalmadan
Yüceltebilirsin, aklının
Ve yüreğinin sızlanmalarını,
Şiirle yüceltmek istediğin yere.
Yine de bakmayın Cahit Bey’in böyle dediğine o da kendi felsefesini şiirle kuruyor.
Neyse… Ne diyorduk. Benlik meselesi. Belki de felsefenin kırılma noktalarından biri budur. Artık felsefe mesaisini doğayı bilmekten kendini bilmeye, fizikten metafiziğe yani fizik olmayana ayırmıştır. Artık felsefe bir yol ayrımındadır. Sokrates bir şey bilmediğini söylüyor. Platon mağarasının kapısında duruyor. İdea diyor, gölge diyor. Ondan sonra gelenler de ona dipnot düşüyor.


YORUMLAR