Yaşar ATLI

Yaşar ATLI

gordesgazetesi@gmail.com

Doğunun Yedinci Oğlu: Sezai Karakoç

09 Şubat 2026 - 14:43 - Güncelleme: 09 Şubat 2026 - 14:44

Sezai Karakoç’u galiba Mona’yla tanıdım.  Mona Rosa’yla. Üstadın biricik Mona Rosa’sıyla. Acı bir hikaye. “Mona Rosa, bugün bende bir hal var, anla Mona Roza ben öteliyim.” (Ne yalan söyliyeyim, öteliyim kelimesini ilk başta deliyim şeklinde okumuşum.) Şairler, bütün diğer büyük sanatçılar gibi buralı değil. Deliler, âşıklar, çocuklar, kediler gibi.
Cemal Süreya, dostu, -fakat görüşmediği dostu- Sezai Karakoç hakkında şöyle bir tespitte bulunuyor. “Mehmet Akif’in tinsel görüntüsüyle adamakıllı dürüst bir Necip Fazıl’ınkini iç içe geçirin, yaklaşık bir Sezai Karakoç fotoğrafı elde edersiniz.”  Süreya, kadim dostu için bir şey daha demiş. Sezai Bey Türkçenin Rimbo’sudur. (Rimbaud’u kastediyor. Şaban Abak’tan duydum. Keşke Rimbo’yu asli dilinde okuyabilseydim. Zaten bir şeyi asli dilinden okuyamıyorsanız onun zevkine varamazsınız.)
Karakoç, Hızır’la Kırk Saati iki denizin birleştiği yerde yazmış. Ben bir mabette yazdığını düşünürdüm eğer nerede yazdığını bilmeseydim.
Lale devrinin has çocuğu Nedim bundan üç asır önce şu dizeleri yazmış.
 “İzn alup cum’a namâzına deyü mâderden
Bir gün uğrılayalım çerh-i sitem-perverden
Dolaşup iskeleye doğru nihan yollardan
Gidelim serv-i revânım yürü Sa’d-âbâda”
Sezai Karakoç Nedim’e biraz nazire, biraz nispet, biraz hesaplaşma diyebileceğimiz bir şiirle mukabele eder.
“Ne yapacaksın plaj yerlerini
Gidelim Kâğıthane’ye Sâdabat harabelerine
Şâd etmek için Nedim’in ruhunu
Ağzımızı dayayalım kurumuş çeşmelerine
“Sinemaya gidiyorum” de annene
Cuma namazına gidelim onun yerine”
Sezai Bey ‘Masal’ şiirinde bu toprakların üç yüz yıllık hikâyesini yazar. Aydınlarımızın, aydınlanmamızın ve “aydınlanamamızın” hikâyesini. (Bir aydının en önemli meselesi aydınlanma meselesidir. İktisat, hukuk, sanat ve daha birçok mesele aydınlanma üst başlığının altında ele alınabilir. En azından şimdilik böyle düşünüyorum. Yarın fikrimi değiştirebilirim veya kıyamete kadar böyle düşünebilirim. Yine de keskin genellemelerde bulunmamak lazım.) Bir babanın yedi çocuğunun hikâyesidir bu. Batıya giden yedi çocuğun. Herbireri bir sebeple helak olur garpta. Belki birisi Haluk’tur, birisi Asım’ın neslinden biri, belki biri Cevdet Paşa’nın torunu, belki biri Mehlika Sultana âşık yedi gençten birisi. Fakat doğunun yedinci oğlu benliğini kaybetmemek için kendini diri diri gömdü. Batının en büyük meydanında bir doğulu olarak öldü. Nurdan bir sütuna döndü ve göğe uzandı. Bu derin bir teessürün, derin bir inkisarın, şairin dilinden çığlığa, ağıda dönüşmesi. Uzun hikâye, bir o kadar da acıklı. Masal, şark masalı işte. Masalın sonunda muradına eremeyenlerin hikâyesi.
Sezai Bey’in bir serzenişi vardı. “Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz / Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz.” Bütün aydınlarımızın muzdarip olduğu mesele. Gelenekle modernlik arasında kalma veya modernleşmenin, modernleşememenin sancıları, yaralı bilinç. (Ne zaman bir yarı-aydınla konuşsam içim darlanır. Çünkü sıkıntılıdır, sancılıdır, fikirleri net değildir. Debelenip duruyordur. Dinlerken içim darlanır ama ilginç bir şekilde onu dinlemek hoşuma da gidiyordur. Unutmayın, her aydın yarı-aydındır.)
Sezai Bey siyasete girmeyen bir siyasetçiydi. Tek başına partisi vardı. Tek başına yayınevi vardı. Tek başına yaşadı. Ne yaptı mı dersiniz dünya sürgünündeki bu garip adam. Törenlerin, şölenlerin, ayinlerin, yortuların bilerek dışında kalan bu münzevi ne mi yaptı dersiniz? Yalnız cana yakın bulduğu atlarını bu dünyanın, öpüp çıkıp gitti yelelerini.

Bu yazı 112 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum