Günümüzde bilgi ve iletişimde devasa bir kolaylık var. Bu durum özellikle dini konularda, pek çok meselenin merak edilip araştırılmasına vesile oluyor. Neden ve nasıl soruları, sıkça tekrarlanıyor. Ramazan ayının girmesiyle beraber, kadınlarımızın ve genç kızlarımızın, dikkat çekici soruları ile karşılaştım. Soruların tek bir konu üzerine olması, dikkatimi çekti. Belli ki merak edilip araştırılmış ve sorgulanmış.
Sorgulanan ve merak edilen konu şuydu. Kadınların Ramazanda, sayılı günleri içinde oruç tutmayıp, daha sonra kaza etmesi hükmü ne kadar doğrudur. Aynı şartlarda kadın, namazını kaza etmiyor ancak niye orucunu kaza ediyor?
Bunu anlatmak istiyorum.
Şii ve Sünni mezheplerde ve Diyanet kaynaklarında kabul gören, asırlardır gelenek haline gelen görüş, şu şekildedir; “Kadın sayılı günlerinde oruç tutamaz. Daha sonra tutmadığı gün sayısınca orucunu kaza eder. Aksini yapar, sayılı günlerinde oruç tutarsa günaha girer ve orucu kabul olmaz haram işler. Bunu bilerek yapması küfürdür.”
Acaba öyle midir?
Asırlardır Müslüman kadının aklına ve ruhuna bir zırh gibi geçirilen bu hükmün, Kur’an da asla yeri yoktur. Allah’ın kitabında, bu konuyla ilgili tanımladığı, günah ve haram kaydına kesinlikle rastlayamazsınız.
Oruçla ilgili hükümler, Bakara suresinin 183–187 ayetlerinde gayet açık ve seçik olarak belirtilmiştir. Orucun vakti, şekli, şartları, mükellefiyeti net biçimde ifade edilmiştir. Oruçtan muaf olanlar; hastalar ve yolcular olarak tarif edilmiş, sonraki günlerde oruçlarını tutabilirler denilmiştir.
Bu kadar açık ve net hükümlerdir. Anlaşılmayacak bir durum yoktur. Burada iki nokta önemlidir. Allah oruç ibadetini farz kılarken; erkek ya da kadın ayrımı yapmamıştır. İkincisi kadınlar için, sayılı günleriyle ilgili bir hüküm koymamıştır.
Allah’ın tarif etmediği günah hükmü ve haram tanımını, Muhammed Aleyhisselam söyleyebilir mi? Elbette söyleyemez. Pek çok konuda olduğu gibi kadının orucu konusunda da, uyduruk hadislerle hüküm çıkarmışlardır.
Kur’an dışı bu hükümleri koyanların, üç dayanağı vardır.
Birincisi, Hamne bintü Cahş hadisidir. Rivayete göre; Cahş isimli kadın Nebimize gelerek, adetli durumunu anlatır. Nebimiz sorulara cevaplar verir. Sonunda Nebimiz, bu kadına şöyle der; “Temizlendiğine kanaat getirdiğinde yirmi üç veya yirmi dört gün namaz kıl ve oruç tut.”
Ben detay kısımlarına girmeyeceğim. Her yönüyle sorunlu bir hadistir. Ahmet İbni Hanbel, bu hadis için şöyle demiştir; “İçimde bir şüphe var.”
İkincisi, Ebu Said el-Hudri hadisidir. Rivayete göre, bir Kurban veya Ramazan Bayramında Nebimiz namazgâha çıkar. Kadınlar etrafına geçer ve onlara seslenir. Kadını zemmedici ne kadar tanım varsa, Nebimiz onları kadınlara söyler ve kabul ettirir. Son bölümde Nebimiz, kadınlara şöyle seslenir; “Adet halindeyken namaz kılmaz ve oruç tutmazsınız değil mi?” Kadınlar ‘evet’ der. Nebimiz onlara şöyle seslenir; ‘İşte bu da dinlerinin noksanlığındandır.’
Bugüne kadar, İslam öncesi kadının çektiği zillet, hakkıyla incelenip anlatılmamıştır. Mekke’de evlilik nasıl yapılırdı? Erkeğin kadını Zıhar görmesi neydi. Kadının niye şahitliği yoktu. Evlilikte kadın, neden hak talep edemezdi. Cariyelik, hangi sosyo-ekonomik çürümüşlüğün eseriydi.
Bunun daha önceki devirleri de vardı elbette.
Yahudilik ve dolayısıyla onun devamı olan Hıristiyanlıkta, kadınlar adet döneminde iken maddeten ve manen pis ve necis sayılırlardı. Onların bu halde iken ibadet yapmaları ve ibadetgâha girmeleri, evdeki eşyaya, yiyeceğe ve hatta eşine dokunması dahi yasaktı.
İşte İslam, kadını düştüğü bu kör kuyulardan çıkarıp aldı. Ona insan olmanın değerini verdi. Zıharı reddetti, nikâhı ve mehri şart koştu, şahitlik hakkı tanıdı vesair. O dinin tebliğcisi şanlı Nebi, nasıl olur da, kadını yerden yere vuran sözleri söyler. Kur’an bilgisi olanlar, akıl ve vicdan sahibi olanlar, Ona atfedilen bu sözleri asla kabul etmez, edemez. Dolayısıyla bu uydurma rivayetlerin, asırlar boyunca nasıl din haline getirildiğini görüyor musunuz?
Üçüncüsü, Muaze hadisidir. Rivayete göre; Muaze isimli kadın, Hz. Aişe’ye sorar: “Neden hayızlı kadın orucu kaza ediyor da, namazı kaza etmiyor?” Aişe ona der ki: “Sen HARURALI MISIN?” Muaze, ‘değilim’ diye karşılık verir. Aişe son noktada, sorusunu şöyle cevaplar: “ Vaktiyle bu işi bizim başımıza gelirdi de orucu kaza etmekle emrolunur, namazı kaza etmekle emrolunmazdık.”
Başından sonuna kadar, sorunlu bir hadistir. Uyduranlar, akıllarınca haklı bir gerekçe türetmişler. Hz. Aişe kadına, niye HARURALI MISIN diye soruyor.
Hicri 37 yılının sonunda, Sıffin savaşındaki hakem olayını kabul etmeyen guruplar Kufe’ye dönmedi. Yakın bir noktadaki Harura köyüne yerleştiler. Bu yüzden kendilerine Hariciler dendi. Dine siyaset karışmıştı ve Hariciler, çok kanlı eylemlere giriştiler.
Ayırt edici özellikleri, dini konularda Kur’an’dan başka delil kabul etmemeleriydi. Kadının sayılı günlerinde, oruç tutabileceğini söylediler ve uyguladılar. İşte bu tarihi motif, hadisin içine böylece monte edilmiş.
Kadının sayılı günleri için, Kur’anda doğrudan tek bir hükmün yer aldığı ayet şöyledir: “Sana kadınların ay halinden sorarlar. De ki ‘o, bir eziyet/rahatsızlıktır. Kadınlar ay halinde iken onlardan (cinsel ilişki bakımından ) uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikten sonra Allah’ın emrettiği yoldan onlara yaklaşabilirsiniz. Şüphesiz Allah tövbe edenleri de temizlenenleri de sever.” ( Bakara- 222)
Kur’an kadının sayılı günleri için bunları söylüyor ve hükmünü ortaya koyuyor. Ramazanda oruç tutma, namaz kılma demiyor. Peki, geleneksel anlayış, Kur’an’a rağmen nasıl hüküm koyabiliyor. Kim bunlar? Asırlarca büyük âlimler, büyük veliler, büyük evliyalar masallarıyla avutulduk.
Kim bunlar? Yoksa Allah, hâşâ kitabında kadınların durumunu söylemeyi mi unutmuş? Bunlar mı tamamlıyor Allah’ın bilgisini ve hükümlerini?
Kadının sayılı günleri, kadının kendi tercihi midir? Elbette değildir. Bu yaratılış Allahın takdiridir. Allah kadını böyle yaratacak ta, sonrada onu hakir ve zelil görecek. Bu Allah’ın şanına yakışır mı? Böyle bir şeyi, Allah’a atfetmek ne yaman bir çelişkidir.
Asıl mesele; Kur’an’ın asırlarca hep geri plana itilmesinden kaynaklandı. Tefsir, fıkıh, hadis, kelam vesair namına sınırlar aşıldı. Geçmiş ümmetlerde aynı uçuruma yuvarlanmıştı. Bu yüzden Allah, Muhammet ümmetini koyduğu sınırlar hususunda uyardı.
İlgili ayet şöyledir: “Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır, bunlara yaklaşmayın. Allah ayetlerini insanlara böyle açıklar ki kendilerini yanlışlardan koruyabilsinler.” (Bakara–187)
Asırlarca, Allah’ın koyduğu sınırlara yaklaşıldı mı? Yaklaşıldı. Dahası aşıldı mı? Aşıldı. Kadının oruç meselesi, bunlardan sadece birisidir. Buna benzer daha niceleri var. Hayatımıza din olarak girmiştir.
Neden bu duruma düştük? Size tarihi bir vesikayı aktaracağım.
Hicri 1. yüzyılda yaşamış, selefin devrine ulaşmış bir âlim var: Hasan-ı Basri.
Halife Mervan’a yazdığı ve ‘Kader Risalesi’ olarak bilinen mektubun bir yerinde, aynen şunları söylüyor:
“Allah’ın kitabından delil getirilerek söylenmeyen her söz sapıklıktır. Çünkü Allah, şöyle buyurmaktadır; ‘De ki eğer doğru kimselerseniz delilinizi getirin.’ (Kasas–75)’


YORUMLAR