Röportaj Serisi-49: Konuk = Doç.Dr.Fulden İbrahimhakkıoğlu (Sosyal ve Politik Felsefe)

Mert AKAR akarmert2015@gmail.com

“11 Soru 11 Cevap” röportaj serimin kırk dokuzuncu konuğu, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü, Değerler ve Siyaset Felsefesi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Sayın Doç. Dr. Fulden İbrahimhakkıoğlu’dur.Kendisi; Sosyal, Beşeri ve İdari Bilimler Temel Alanı kapsamında felsefe, toplum ve siyaset felsefesi,feminist kuramlar,yirminci.yüzyıl felsefesi alanlarında son derece nitelikli çalışmalar yürütmüş, yürütmekte ve akademik üretimine kararlılıkla devam etmektedir.Yoğun akademik programına rağmen röportaj teklifimi nazikçe kabul ederek bu söyleşiye katkı sunduğu için kendisine yürekten teşekkür ediyorum. Kıymetli görüşlerinin; akademiyle ilgilenen gençler, araştırmacılar, felsefe ve sosyal bilimler alanına ilgi duyan herkes için yol gösterici ve ilham verici olacağına inanıyor; izninizle sorularıma geçiyorum.

Soru 1:Öncelikle nasılsınız? Hem felsefe hem psikoloji mezunusunuz; psikolojiyi de kapsayan bu arka plana rağmen felsefeye yönelmenizdeki asıl gaye, sizi bu alana çeken temel motivasyon neydi?

Cevap 1:Teşekkür ederim, gayet iyiyim, siz nasılsınız? Felsefeye olan ilgimin başlıca kaynağı çocukluktan beri gelen, bir şeyleri uzun uzadıya düşünmeye dair olan eğilimim ve anlamaya dair bir ihtiyaç ve hatta tutku. bell hooks sık sık kuramın şifa bulma yeri olduğunu ifade eder. Benim için de beni psikolojiye ve felsefeye çeken ortak vektör, yalnızca bir şeyleri anlamakla kalmayıp bu anlamada şifa bulabilmek, bir anlamda kendimi ve dünyayı iyileştirmeye koyulmak. Lisans eğitimime başladığımda psikoloji eğitiminin kuramlar üzerine uzun uzadıya düşünmek ve tartışmak için dilediğim kadar elverişli olmadığını fark ettim, bu da içimde taşıdığım entelektüel açlığı doyurmadı. Ben de küçük yaştan beri okumayı sevdiğim felsefe alanına yöneldim. Düşünmeyi sevenlerde felsefenin yarattığı heyecan kadar bir disiplin olarak eksik kaldığı kısımlardan da söz etmek gerekir diye düşünüyorum. İnsani bilimlerin geri kalanı kadar güncel kalamadığını, yer yer kendini bugünden kopuk bir şekilde tarihe gömmek isteyebildiğini, bunu yaparken de bugünün sorunlarını ıskalayabildiğini söyleyebiliriz. Oysa derinlemesine düşünmenin yarattığı coşku salt bir entelektüel egzersiz ya da bir ego tatmini oluşundan ileri gelmiyor. Bu coşku temel olarak felsefenin bugünün sorunlarını bugünde düşünebilmek için alet-edevat çantaları sunuşundan, içinde bulunduğumuz durumları anlayıp bunları dönüştürmek için vesile olabilmesinden ileri geliyor. Dolayısıyla bell hooks'un kuram için söylediğini felsefe için, en azından benim ilgilendiğim türden bir felsefe için söyleyebiliriz: Bir şifa alanı oluşu, salt eleştiri değil, aynı zamanda yeni dünyalar kurma çabasında oynadığı kritik rol beni felsefeye çeken en önemli faktör oldu.

Soru 2:Toplumsal duyguların (korku, hınç, utanç, yas) politik hiyerarşileri kalıcılaştırmak için nasıl manipüle edildiğini sıklıkla vurguluyorsunuz. Peki, bu egemen duygu rejimlerinin karşısına, tahakküm ilişkilerini sarsacak ne tür bir "karşı-duygu siyaseti" veya alternatif bir duygusal akış konulabilir?

Cevap 2:Batı felsefesinde duygulardan korkan, onları dışlayan, olumsuzlayan, taşkın bulan ve en önemlisi de rasyonel olmaya bir engel olarak gören güçlü gelenekler mevcut. Bu gelenekler aynı zamanda beyaz ve erkek üstüncülükle kesişiyor ve bu ideolojiyi, duyguları “aşağı” görülen bedenlere, kadınlara, beyaz olmayanlara, lubunyalara addederek pekiştiriyor. Oysa duygulardan azade bir akıl, insani anlamda düşünülemez. Bu sebeple duygulara yalnızca manipüle edilebilir bir olgu olarak yaklaşmanın tehlikeli sonuçlar doğurabileceği kanısındayım. Bunun yanı sıra duygular, hem etik hem de politik anlamda elbette manipülasyona açık olabilir. Doktora tezim paranoyanın siyaseti adını verdiğim ulusal güvenlik politikalarının yarattığı duygulanımsal yapıların oluşturduğu hakikat rejimleri üzerineydi. Burada altını çizdiğim kısım, duygu rejimlerinin hakikat rejimleri ile el ele gitmesiydi. Bu tür sermaye destekli inatçı yapılar karşısında farkındalık tek başına yetersiz kalır: Zira Foucault'nun da belirttiği gibi mevcut temel sorunlardan biri, herkesin her şeyin farkında olmasına rağmen, yine de her şeyin yanlış ve yozlaşmış bir şekilde ilerleyebilmesi. Salt farkındalığın ötesine, siyasi mobilizasyona farklı duygulanımsal akışlarla geçilebilir. Bu da farklı siyasi söylem, pratik ve eylemlerle mümkündür. Bunu söylerken bir tür güç çekişmesinden, iktidar savaşından bahsetmiyorum. En temel anlamıyla, kendi kendimize, kendi komünitelerimizde yaşanabilir alanlar yaratmaktan, mevcut kültürün yozlaşmışlıklarının dışında, ihtimamla harmanlanan kültürler yaratmayı kastediyorum. Onur Eylül Kara buna “yapabileceğimizi yapmak” adını veriyor. Bu dışarıdan bakıldığında bir hayli küçük ve mütevazi gelebilir. Hatta kibirli bir göz buna “anlamsız” bile diyebilir. Ancak yaşamak istediğimiz dünyanın insanına dönüşmeden o dünya bize sadece çok uzak değil, tahayyül dahi edilemez gelir. Alışkın olduğumuz tepki siyasetinin ötesinde bambaşka oluşları mümkün kılan kurucu siyasetler hayal edebildiğimizde, salt eleştirinin ötesine geçip iyileşmeye odaklanabiliriz: Bu da alternatif duygusal akışlar aracılığıyla mümkün hale gelir. Tekrar etmek gerekirse, bu akışların hiçbiri akıldan azade değildir. Aksine, akla yol gösterici ve yön vericidir.

Soru 3:Çalışmalarınızda militarize maskülenlik ve toplumsal cinsiyetlendirilmiş utandırma (gendered shaming) mekanizmalarına değiniyorsunuz. Özellikle toplumsal muhalefette ve kadın hareketlerinde, kurumsal şiddetin aygıtı olarak kullanılan bu "utandırma" stratejisi, özneler tarafından nasıl tersyüz ediliyor veya bir direnç alanına dönüştürülüyor?

Cevap 3:Utandırma stratejilerinin bugün “onur” kavramı üzerinden dönüşüme uğratıldığını görüyoruz. Burada onur, devlet, muhafazakarlık ya da milliyetçilik tarafından kutsan “namus” veya “şeref” anlayışının dışında, utanması beklenen hayatların kendi varoluşlarını sahiplenmesinden doğan politik bir onur. Bunu tarihsel olarak bilhassa LGBTİ+ hareketinde görüyoruz, ancak tahakküm sistemlerinin yaşadığımız dünyada kesiştiğinin göstergesi olarak kadın hareketinde, işçi hareketinde, dini ve etnik azınlıklar üzerinde kurulan baskı rejimine direnen, hegemonik kimlik ve statülerin dışında kalanların sosyal adalet hareketlerinde bu dönüşümü gözlemlemek mümkün. Ancak hatırlamakta fayda var ki onur kavramının sahiplenilmesi bizi kısıtlayıcı bir saygınlık siyasetine götürmek zorunda değil. “Genel ahlak kimin ahlakı” sorgusu, genel ahlak kavramının kendi içinde barındırdığı gerilimler, çelişkiler, bunların su yüzüne çıkışı, hepsi adil ve insanca yaşamaya işaret eden onur sahiplenme sürecinin bir parçası olabilir. Ben feminist ve kuir hareketin bu bağlamda neşeli ve oyuncu dönüştürücülüğünü, taşkınlığını seviyorum. Bu da onur kavramını yeniden kurarak küçülmeyi, sindirilmeyi, asimile olmayı, silinmeyi reddetmekle beraber, başka oluşların, kendi oluşların önünü açıyor.

Soru 4:Çalışmalarınızda Friedrich Nietzsche'nin yaşamı olumlama fikri ile Gloria Anzaldúa'nın dekolonyal feminist yaklaşımını bir araya getirerek bir "şifa siyaseti" (politics of healing) öneriyorsunuz. Batı felsefe kanonunun en radikal figürlerinden biriyle, çeperde (sınırda) duran bir feminist düşünürü buluşturma fikri nasıl doğdu ve bu birliktelik bize yapısal yaralarımızı sarmak için nasıl bir metodoloji sunuyor?

Cevap 4:Ben son birkaç senedir Friedrich Nietzsche’nin çeperde kalan düşünürlerle ilişkisini düşünüyorum. Aslına bakarsanız Nietzsche’nin kendisi de çeperde ya da sınırda kalan bir düşünür: Yüzlerce yıllık felsefi gelenekleri reddetmiş, bunların yerine yaşam olumlayıcı bir felsefe anlayışı çağrısında bulunmuş, her tür gelenekselliğe kafa tutan, “hürmetsiz” bir düşünür. Alman milliyetçiliğine topyekün karşı olmasına rağmen, yazdıkları bağlamından koparılarak Nazi propagandası için kullanılmış. Ancak bunun yanı sıra, Nietzsche’nin kendisinin de yaşam olumlamayı siyasi olarak çok sorunlu bir yerden kurduğunu görebiliriz. Bir yandan emperyalizmi gerekçelendirmek için kullanılan epistemik çerçeveyi eleştiri bombardımanına tutarken diğer yandan yer yer emperyalizm güzellemesi yapabiliyor. Bir yandan toplumsal cinsiyetin bir kurgu olarak absürtlüğünü nitelerken, diğer yandan kadın düşmanlığı içeren türlü söylemlerde bulunuyor. İçinde yaşadığı Alman kültürünü eleştirirken aynı zamanda ırkçı stereotipleri yeniden ürettiğini de görebiliyoruz. Nietzsche için hem Hıristiyan kültürün kendisi, hem de sosyal adalet mücadeleleri toplumsal yozlaşmanın semptomları. Hem düzeni eleştiriyor, hem de düzene karşı gelişen sosyal hareketleri, işçi hareketlerini, kadın hareketlerini hınç siyaseti ve sürü ahlakı üzerinden okuyor. Bir yaşam felsefesi olarak bu kadar zengin iken, siyasi olarak bu kadar dogmatik, kısır ve sabit fikirli nasıl olabildiği benim için süregiden bir merak konusu. Bu sebeple bir süredir Nietzsche’yi renkli kadın feminist düşünürlerle “konuşturuyorum.” Yaşam olumlama, direnç, kronik hastalıkla yaşama ve hayatta kalma konusunda aralarında ciddi kavramsal bağlar varken siyasi vizyonları ise bambaşka. Nietzsche’nin güçlü taraflarını alıp limitasyonlarını aşmanın bir yolu olarak düşünüyorum bu diyalogları. Nietzsche ve Anzaldúa üzerine olan bahsettiğiniz makalemin yanı sıra yakında Nietzsche ve Audre Lorde üzerine yakında yayımlanacak bir makalem mevcut. Benim için sırada ise Nietzsche ve María Lugones’i oyun ve oyunculuk üzerine “konuşturmak” var.

Soru 5:Anzaldúa’nın "Borderlands" (Sınır Bölgeleri) kavramı, kimliklerin ve coğrafyaların geçirgenliğini savunur. Coğrafi ve kültürel sınırların fiziksel ve zihinsel olarak hiç olmadığı kadar kalınlaştığı, göçmen krizlerinin tırmandığı günümüz dünyasında, "sınırda yaşamak" felsefi olarak bize ne tür bir epistemolojik imkân sağlar?

Cevap 5:Bugün sınır denildiğinde aklımıza duvarlar, pasaportlar, vizeler ve göç politikaları geliyor. Oysa Gloria Anzaldúa'nın "sınır bölgeleri” kavramı bize sınırların yalnızca coğrafi olmadığını hatırlatıyor. Dil, cinsiyet, sınıf, kültür, hatta disiplinler arasında da sınırlar var. Ben bu kavramı, farklı dünyalar arasında yaşamanın yarattığı epistemolojik imkânlar nedeniyle önemsiyorum. Çünkü sınırda yaşamak, tek bir hakikat rejiminin içine bütünüyle yerleşememek demek. Bu bazen zorlayıcı, hatta yaralayıcı olabilir, ama aynı zamanda insanı kendi kabullerini sorgulamaya da zorlar. Birden fazla dünyaya aynı anda ait olduğunuzda, hiçbir dünyanın doğal ya da kaçınılmaz olmadığını görmeye başlarsınız. Bugün sınırarasılık konusunda da giderek daha fazla ilgilendiğim şey de bu: Aradalığın yalnızca bir eksiklik değil, yaratıcı bir imkân olması. Belki de yeni siyasetler, yeni etik biçimleri ve yeni dayanışmalar tam da bu sınır bölgelerinde ortaya çıkıyor. Çünkü sınır, yalnızca ayrımın değil, karşılaşmanın da mekânı. Örneğin, Anzaldúacı düşünceyi genişleten düşünürlerden María Lugones özellikle farklı kadınların deneyimini anlamak için “dünyalar” arası yolculuklar yapmanın gerekliliğinden söz ediyor. Kendi annesini de ancak bu vesileyle anlamaya başladığını yazıyor. Lugones’e göre bu yolculuklar, bir turist gibi tüketim ya da bir istilacı gibi sömürü odaklı değil, sevgi, merak ve dayanışma üzerinden kurulmalı. Yani sınırları katetmenin ortaya çıkardığı epistemolojik imkanların etik bir süzgeçten geçmesi şart. Ben bunu çok kritik buluyorum: İhtimam olmadan bilgi de olamaz, ya da en iyi ihtimalle eksik kalır. Bugün insanların yaşamlarını soyut birer entelektüel oyuncağa çeviren bir bilgi anlayışı araçsallaştırıcı olduğu kadar zarar da vericidir.

Soru 6:Türkiye akademisinde felsefe eğitimi ve üretimi, Batı kanonuna ne ölçüde bağımlı? Kendi entelektüel coğrafyamızda (örneğin Ulus Baker gibi figürlerin de açtığı patikalardan ilhamla) özgün, yerel ama küresel ölçekte söz söyleyen bir "duygu ve beden felsefesi" damarı inşa etmek mümkün mü?

Cevap 6:Bu bana kalırsa hem mümkün, hem de şu an aktif olarak yaratılıyor. Bugün Türkiye’de duygu, duygulanım ve beden üzerine çalışan çok sayıda felsefeci var, örneğin SWIP-TR’nin bu seneki konferansının konusu da “Beden, Özne/l/lik ve Kadın”. Ben bu tür konferansları önemli buluyorum çünkü felsefeciler genellikle yalnız çalışıyor. Bu alanlar da başkalarının çalışmalarını dinleyerek birlikte düşünmeyi mümkün kılan alanlar. Bununla beraber, Türkiye'de Batı kanununa bağımlılık önemli bir mesele olma statüsünü koruyor. Ancak bana göre bugün asıl sorun yalnızca ne okuduğumuz değil, nasıl yazdığımız ve hangi koşullar altında yazmak zorunda bırakıldığımız. Bu anlamda “yerel ama küresel ölçekte söz söyleyen bir felsefe”nin ortaya çıkışını zorlaştıran yapısal durumlar mevcut. Bunlardan biri neoliberal üniversitenin atama ve yükseltme kriterlerinin bir disiplin olarak felsefenin çalışma şekli ve gayeleri ile uyumlu olmayan şekillerde, pozitif bilimleri önceleyen bir endeks olan Web of Science’ın insani bilimleri kapsamına almayan Q1 ve Q2 sıralamasında bulunan dergilerde yayın yapma şartı oluşu. Teşvik ve proje kriterlerinin de buna göre şekillendiğini göz önünde bulundurursak felsefecilerin önünde yalnızca iki seçenek bulunuyor: 1. Kriterleri yok sayarak yazmak istediklerini yazıp bunlara uygun dergilerde çok iyi yayınlar yapmak ama bu yayınlar için kurumsal düzeyde hiçbir tanınırlık görmemek, 2. Teşvik alabilmek ya da kariyerinde ilerleme katedebilmek için kriterleri karşılayacak yayın yapmak ve dolayısıyla kendi istediğini ve önemli bulduğunu yapmak yerine bu kriterleri sağlayacak türden dergilere yönelmek ve onların istediği türden yazmak. İlk yolu seçen ciddi felsefecilerin ister istemez akademinin dışına itildiğini görüyoruz. İkinci yolu seçenler ise çok da içlerinden gelmeyen, kendiliklerini yansıtmayan çalışmalar yaparak içlerine sinmeyen bir yayın listesine sahip olabiliyor. Elbette bazı şanslı felsefeciler için çalışmak istedikleri ile kriterler arasında bir uyum söz konusu olabilir, ancak gördüğüm kadarıyla bu gerçekten çok ufak bir kesim için geçerli. Geri kalanımız özünde pozitif bilimler ve mühendislikler için geliştirilmiş olan bu kriterlerin baskısı altında güçlü olduğumuz şeyi yapıp karşılığında hiçbir şey alamayıp kariyerini baltalamak ile güçlü olmadığımız alanlara yönelip pragmatist davranarak içimizdeki yaratıcı coşkuyu kaybetmek durumunda kalmak arasında bir seçim yapmaya zorlanıyoruz. Bu durumdan ne kişiler ne kurumlar ne de felsefe disiplini avantajlı çıkmıyor. Ben bunun bugün Türkiye’de felsefeyi en kısır hale getirecek kararlardan biri olduğunu ve bunun büyük haksızlık içerdiğini düşünüyorum. Kağıt üzerinde istenen sayılar ya da hedeflenen sıralamalar yakalansın diye düşünen insanlar ile beraber düşünmenin kendisi de hızlı ve salt görünürlük üzerine kurulu kazanımlar uğruna feda ediliyor. Bugün çalıştığım kurumda dünyanın en önde gelen yayınevlerinde bile yayın yapsanız, kitabınızın Web of Science endeksli olmadığı gerekçesiyle kitap yayın ödülü dahi alamıyorsunuz. Web of Science endeksli kitaplar diğerlerinden daha “bilimsel” ya da çığır açıcı değil. Bu keyfi kıstasın felsefeyi (ve bazı diğer disiplinleri) çok dar bir alana sıkıştırıyor olduğu bir gerçek.

Soru 7:Türkiye’deki Kadın Felsefeciler Topluluğu'nun (SWIP-TR) aktif bir parçasısınız. Felsefe tarihi, eril dilin ve kurucu "baba" figürlerinin en yoğun hissedildiği disiplinlerden biri. Akademik felsefe ortamında kadın, kuir ve non-binary araştırmacıların varoluş mücadelesini kurumsallaştırmak, felsefe yapma biçimlerimizi ve tartıştığımız soruları yapısal olarak nasıl değiştiriyor?

Cevap 7:Felsefe tarihi uzun süre belirli seslerin merkeze alındığı bir gelenek olarak şekillendi. Dolayısıyla bugün kadınların, kuirlerin ve ikili cinsiyet sisteminin dışında varlığını sürdüren araştırmacıların daha görünür olması yalnızca bir temsil meselesi değil, hangi soruların sorulduğunu, hangi deneyimlerin felsefi açıdan önemli kabul edildiğini ve hatta felsefenin nasıl yapıldığını da dönüştürüyor. Bununla birlikte, kapsayıcı alanlar kendiliğinden oluşmuyor. Akademide zaman zaman kendimizi sansürlemek zorunda hissedebiliyoruz ya da belirli konuların ve kimliklerin rahatça konuşulamadığı ortamlarla karşılaşabiliyoruz. Bu nedenle bana göre bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri entelektüel cesaret. Özgürce düşünebilmek ve düşündüğünü söyleyebilmek, akademinin en temel koşullarından biri olmalı. Bir o kadar önemli olan ise ihtimam etiği. Akademiyi yalnızca rekabetin değil, dostluğun, dayanışmanın ve birlikte düşünmenin de mümkün olduğu bir alan olarak kurabilmek gerekiyor. Çünkü insanlar ancak kendilerini güvende hissettikleri ortamlarda gerçekten yaratıcı olabiliyor ve risk alabiliyorlar. Bu yüzden kadın felsefecilerin ve tarihsel olarak dışarıda bırakılmış diğer grupların oluşturduğu ağları çok değerli buluyorum. Elbette toplulukların işleyiş şekilleri kusurlu olabiliyor: Birtakım yanlışlara düşülebiliyor, kasıtlı olmasa da etik ve politik bir ideal olarak kapsayıcılığa zarar verici kararlar alınabiliyor. Ama tam da bu nedenle bu alanlardan tamamen vazgeçmek yerine, onları daha kapsayıcı, daha cesur ve daha ihtimamlı hâle getirmek için ısrarcı olmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü mesele yalnızca masada daha fazla sandalye olması değil, o masada hangi soruların sorulduğunun, hangi deneyimlerin bilgi sayıldığının ve birbirimizi dinleme biçimimizin değişmesi. Bence felsefe ancak o zaman zenginleşiyor. Birtakım dışlayıcı düşüncelerin de bilinçli olarak bu masanın dışında bırakılması gerektiği kanısındayım.

Son Soru: "Erkekliğin baskıcı hipotezi", "şifa siyaseti" ve "paranoya" üzerine kurduğunuz bu çok katmanlı teorik zemin, önümüzdeki süreçte nasıl bir araştırma veya kitap projesine evrilecek? Masanızda güncel olarak felsefe dünyasına sunmayı planladığınız hangi yeni sorular ve kavramlar var?

Son Sorunun Cevabı:Son birkaç yıldır çalışmalarımın ağırlık merkezi paranoyanın siyaseti ve ulusal güvenlik mekanizmaları ekseninden onarım, şifa, oyun ve yaratıcı politik pratiklere doğru ilerliyor. Önceki araştırmalarım daha ziyade iktidarın nasıl işlediği, hangi duyguları ürettiği ve nasıl öznellikler kurduğu üzerineydi. Bugün ise beni giderek daha fazla meşgul eden soru şu: Başka türlü insanlar, başka türlü ilişkiler ve başka türlü siyasetler nasıl mümkün olabilir? Şu sıralar uzun vadede tasarladığım proje dekolonyal feminist bir şifa felsefesi üzerine bir kitap. Şifa kavramı bugün çok kolay bireysel iyilik hâline, kişisel gelişim söylemlerine ya da piyasanın sunduğu çözümlere indirgenebiliyor. Oysa benim ilgimi çeken, şifayı kolektif, siyasal ve etik bir mesele olarak yeniden düşünmek. Bir toplum nasıl iyileşir? Yaralarımız yalnızca bireysel değilse, iyileşme de neden yalnızca bireysel olsun? Bu beni dönüştürücü adalet tartışmalarına da götürüyor. Cezalandırmaya ve intikama dayalı pratiklerin ötesinde, zarar, sorumluluk, hesap verebilirlik ve onarım üzerine nasıl düşünebiliriz? Bugün bunlar benim için hem felsefi hem de siyasi olarak çok heyecan verici sorular. Sanırım çalışmalarıma yön veren itici güç yıllar içinde hep aynı kaldı. Hâlâ teoriyi dünyadan kaçmanın değil, dünyayı daha yaşanabilir kılmanın bir aracı olarak görüyorum. Bana da, okurlara da iyi gelmesi dileğiyle.

Hocam, değerli vaktinizi ayırdığınız ve sorularıma anlamlı cevaplar vererek gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederim.Plan ve projelerinizi en kısa süre zarfında hayata geçirebilmenizi diliyorum. Sağlık, mutluluk ve başarı dolu bir yaşam diliyor, işlerinizde kolaylıklar temenni ediyor, saygı ve sevgilerimi sunuyorum.