Röportaj Serisi-47: Konuk = Prof.Dr.Duygu Dalğın (Veterinerlik İç Hastalıkları)
"11 Soru 11 Cevap" röportaj serimin kırk yedinci konuğu; Ondokuz Mayıs Üniversitesi Veteriner Fakültesi Klinik Bilimler Bölümü, Veterinerlik İç Hastalıkları Anabilim Dalı'nda çok değerli akademik çalışmalar yürüten öğretim üyesi Sayın Prof. Dr. Duygu Dalğın olacaktır. Yoğun akademik programına rağmen röportaj teklifimi nazikçe kabul ederek bu söyleşiye katkı sunduğu için kendisine çok teşekkür ediyorum. Kıymetli görüşlerinin; akademiyle ilgilenen gençler ve araştırmacılar için yol gösterici ve ilham verici olacağına yürekten inanıyor, izninizle sorularıma geçiyorum.
Soru 1: Hocam öncelikle nasılsınız? Veteriner hekimliğe yönelmenizde etkili olan temel motivasyon neydi? Bu mesleği seçtiğiniz dönemde sizi en çok heyecanlandıran şey neydi?
Cevap 1: Öncelikle selamlar. Ben veteriner hekim olmaya henüz 11 yaşındayken karar verdim; bunun en temel sebebi de hayvanları çok sevmemdi. Ben küçükken sokak hayvanları tüfeklerle vurularak öldürülüyor, sonrasında ise zehirleniyordu. Onlarla aynı duyguları hissediyor, çok üzülüyor ve yaşadıkları bu acılara bir çare olmak istiyordum. Çocuk dünyamda bu benim için son derece ciddi ve önemli bir meseleydi.
Bir de hayvanların kesilmesi durumu vardı... O yaşlarda da et yemek istemiyordum ve bu duruma bir çözüm getirmeyi arzuluyordum. Hatta ilerleyen yıllarda Acısız Kesim Derneği başkanı oldum ancak maalesef bu konuda çok fazla yol kat edemedik. Yine de beni bu mesleğe adım atarken en çok heyecanlandıran şey, her zaman onlara şifa dağıtabilme imkânına sahip olmaktı.
Soru 2: Kariyeriniz boyunca buzağı ölümlerinin azaltılmasına yönelik kolostrum araştırmalarından, kedi ve köpeklerde kronik hastalıkların tanı ve tedavisine kadar geniş bir yelpazede bilimsel çalışmalar yürüttünüz. Geriye dönüp baktığınızda, “Bu çalışma gerçekten bir sorunu çözdü” dediğiniz makaleniz veya projeniz hangisidir ve neden?
Cevap 2: "Buzağı Can" projesi gerçekten çok kıymetli bir çalışmadır. Çünkü o dönemde kolostrumu (ağız sütünü) toz hâline getirmenin teknik bilgisine (know-how) Türkiye'de sahip olan kimse yoktu. Bu proje sadece benim değil; belediyenin ve oradaki dört değerli arkadaşımızın el birliğiyle bu teknik bilgiyi ülkemize kazandırdığı çok önemli bir başarıdır. Nitekim Samsun Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Halit Doğan da bu projeyi yakın zamanda tekrar canlandırdı. Türkiye'ye ithal edilen kolostrumun önünü kesmek ve milli sermayemizi korumak adına bu hamle son derece değerlidir.
Bundan sonraki süreçte benim için bir diğer önemli alan ise veteriner psikiyatridir. Elbette bu alanı Türkiye'de ben başlatmadım; Prof. Dr. Tamer Dodurka hocamız yıllar önce ilk adımları atmıştı. Ancak bu noktada bir veteriner psikiyatri kitabı kaleme almış olmak benim için çok kıymetli bir eşikti.
Şu an ise veteriner hekimlik alanında henüz tam anlamıyla yaygınlaşmamış olan moleküler tıbba yönelmek ve bu alanda longevity (uzun ömürlülük) çalışmalarını başlatmış olmak benim için son derece gurur verici ve vizyoner adımlardır.
Soru 3: Veteriner iç hastalıkları alanına yönelmenizin özel bir nedeni var mıydı? Bu alanın sizi diğer uzmanlık dallarından daha fazla etkileyen yönleri nelerdir?
Cevap 3: Ben kliniği, yani hayvanla iç içe olmayı ve doğrudan bir şifacı olarak çalışmayı her zaman çok sevdim. "Dahiliye mi cerrahi mi?" sorusuna gelirsek; cerrah meslektaşlarım bana belki kızacaktır ama cerrahi çok daha direkt ve net bir süreçtir. Oysa dahiliye adeta bir bulmacadır. Çoklu parametrelerden etkilenir; ben o dahiliyenin dolambaçlı yollarında gezinmeyi, ipuçlarını birleştirerek doğru sonuca varmayı gerçekten çok seviyorum. İyi ki dahiliyeci olmuşum, iyi ki veteriner hekimliği seçmişim; bu kararımdan hiçbir zaman pişmanlık duymadım.
Soru 4: Çalışmalarınızda önemli bir yer tutan buzağı sağlığı ve kolostrum araştırmalarına yönelme süreciniz nasıl gelişti? Bu konunun hayvancılık açısından önemi nedir?
Cevap 4: Ben bu işe ilk girdiğim dönemlerde Türkiye'deki buzağı ölümleri %15-20 civarındaydı; resmi kaynaklar günümüzde de bu oranların benzer olduğunu gösteriyor. O dönem bakanlık verileri bu oranı %5 olarak açıklasa da iki senelik süreç sonunda gerçek durum kabul edildi. Bazı bölgelerde bu kayıplar çok daha yüksek seviyelerde. Modern çiftliklerde durum elbette böyle değil ancak geleneksel yöntemlerle işletilen aile işletmelerinde kayıplar ciddi boyutlara ulaşıyor. Bu, ülke hayvancılığı için çok büyük bir ekonomik kayıptır.
İngiltere veya Amerika gibi ülkelerde bu oran %1'e ulaştığında alarm veriliyor. Aslında bu, yönetilmesi ve önlenmesi son derece kolay bir süreç olmasına rağmen ülkemizde kolostrum yönetimi hiçbir zaman doğru yapılamadı. Kolostrumu nasıl toz hâline getirebileceğimizi araştırırken bu teknolojinin Türkiye'de bulunmadığını gördüm. Çok ilginçtir; en iyi işletmelerde bile kolostrum 6 ay boyunca derin dondurucuda bekletiliyor, ardından pastörize edilmeden çöpe atılıyordu. Yani biz kendi milli sermayemizi çöpe atarken, yurt dışından ithal edilen ürünlere ciddi paralar ödüyorduk. Bu yüzden bu teknolojiyi Türkiye'ye kazandırmayı kafaya koymuştum.
Bu süreçte Samsun Valimiz Sayın İbrahim Şahin'in ve belediyenin çok büyük destekleri oldu; kolektif bir çabayla bu işi başardık. Belediyedeki meslektaşımız Mehmet Yıldız başta olmak üzere iki arkadaşımızın da emeği büyüktür. Kolostrum öyle mucizevi bir maddedir ki, Danimarka paratüberküloz hastalığını sadece kolostrum yönetimiyle eradike etti (tamamen yok etti). Dolayısıyla kolostrum yalnızca buzağıları yaşatmak için değil, sürüdeki hastalıkları ortadan kaldırmak adına da kritik bir öneme sahiptir. Ne yazık ki biz ülke olarak bu değerin kıymetini hâlâ tam anlamıyla bilemiyoruz.
Soru 5: Kamuoyunda da ilgi gören “Buzağı Can Sütü” projesinin ortaya çıkış hikâyesini anlatabilir miniz? Bu projenin sahaya ve yetiştiricilere sağladığı katkılar nelerdir?
Cevap 5: Yetiştiricilerimiz de meslektaşlarım da buzağı ölümlerinin yüksekliğini çok iyi biliyor fakat bu sorunun üstü genellikle örtülmeye çalışılıyor. Temel neden, az önce de belirttiğim gibi kolostrum yönetimini doğru yapmıyor oluşumuzdur. Hatta bu projeyi ilk anlatmaya başladığım dönemde, çiftçilerden ve hatta bazı yetkililerden "Kolostrum buzağıyı ishal yapıyor" şeklinde geri dönüşler alıyordum. Oysa o dönemde yaşanan durum ishal değildir; hayvan doğduğunda bağırsağındaki ilk dışkının (mekonyum) kolostrumdaki magnezyum tuzları sayesinde dışarı atılması sürecidir. Bunu hastalık sanıp kolostrumu hayvandan esirgeyen yetiştiriciler vardı ve maalesef hâlâ var.
Bildiğiniz gibi kolostrum, günümüzde sporcu takviye ürünlerinde ve yoğun bakım beslenme mamalarında da dünyada çok yaygın şekilde kullanılıyor. Biz ise Çin'den veya farklı ülkelerden, içeriği tam olarak bilinmeyen tozları ithal ediyoruz. Bizim o dönemdeki hedefimiz, yerli kolostrum tozu üreterek buzağı ölümlerinin önüne geçmekti. Başlangıçta kurumları ikna etmek kolay olmadı; akademisyenlerin projelerine şüpheyle yaklaşıldı. Ancak Sayın Valimiz İbrahim Şahin'in vizyonu ve desteği sayesinde projeyi tamamladık ve çok başarılı bir sonuç elde ettik.
Dünyanın en prestijli kurumlarında bile kolostrum kurutulurken bağışıklık proteini (immünoglobulin) kaybı %12 civarındayken, bizim Hataylı yerli bir firmayla makine başında yaptığımız hassas ayarlamalar sayesinde bu kaybı %2'ye kadar düşürdük. Bu, inanılmaz bir başarıydı. Ancak sonraki süreçte değişen yerel yönetim politikaları nedeniyle tesis ne yazık ki kapatıldı ve damızlık birliğine ofis olarak kiralandı.
Neyse ki Büyükşehir Belediye Başkanımız Halit Doğan ve Küresel Kalkınma Başkanımız Mehmet Yıldız bu tesisi yeniden canlandırdı, makineleri çalışır hâle getirdi. İnşallah Türkiye, kendi milli sermayesiyle kolostrum tozunu üretmeye kararlılıkla devam edecek. Bu modelin diğer illerimize de örnek olmasını temenni ediyorum; çünkü bu kaynağı ziyan etmek büyük bir günahtır. Kolostrumu hem insan hem de hayvan sağlığında aktif olarak kullanmalıyız.
Soru 6: Yenidoğan buzağılarda ve diğer genç çiftlik hayvanlarında en sık karşılaştığınız sağlık sorunları nelerdir? Bu sorunların önlenmesinde yetiştiricilere hangi tavsiyelerde bulunursunuz?
Cevap 6: Benim ana uzmanlık alanım büyükbaş hayvanlar olmasa da sektördeki klinik deneyimlerime dayanarak önemli bir noktaya parmak basmak istiyorum. Ahır hijyeni, gebelik dönemi beslenmesi ve kuruya çıkarma süreçlerinin önemini hepimiz biliyoruz; fakat burada asıl dikkat çekmek istediğim hastalık: Bovine Viral Diarrhea (BVD).
BVD, hayvancılık sektörüne dünya çapında en büyük maddi zararı veren hastalıktır ve adeta bir Truva atı gibi çalışır. Bir buzağı BVD'li (persistente enfekte) doğduğunda dışarıdan tamamen sağlıklı görünebilir. Zamanla ağır solunum yolu problemleri yaşarlar ve gelişimleri geri kalır; ancak asıl tehlike, bu hayvanların sürü içinde virüsü durmaksızın yaymaya devam etmesidir. Bunun sonucunda ise gebe ineklerde erken doğumlar, düşükler ve zayıf buzağı doğumları meydana gelir.
Bu durumu defalarca bakanlık yetkililerine iletmemize, bilim insanlarının ve veteriner fakültelerinin BVD prevalansı (görülme sıklığı) üzerine çok sayıda kıymetli yayını olmasına rağmen, ülkemizde bu konunun üzerine yeterince eğilmedik. Oysa Avrupa ve Amerika, BVD eradikasyonu için çok uzun yıllardır kararlı bir mücadele yürütüyor; örneğin Danimarka bu takibi sadece toplu süt analizleriyle gerçekleştiriyor. Türkiye’de aslında çok başarılı bir test kitimiz mevcut; buzağı doğar doğmaz kulağından alınan ufak bir doku veya kan örneğiyle taşıyıcı olup olmadığı hemen anlaşılabiliyor. Bu taşıyıcı hayvanların sürüden mutlaka ayıklanması gerekir. Sürüye tek bir hasta hayvan girdiğinde virüs piramidal (katlanarak) bir hızla yayılır ve tüm sürünün döl, et ve süt verimini dibe çeker. Hayvancılığımızın kalkınması için BVD konusunun bir an evvel ulusal düzeyde dikkate alınması şarttır.
Soru 7: Uzun yıllara dayanan saha ve klinik deneyimleriniz ışığında, yetiştiricilerin hayvan sağlığı konusunda en sık yaptığı hatalar nelerdir?
Cevap 7: Yetiştiricilerimizin öncelikle üretime gerçek anlamda emek vermesi gerekiyor. Bu belki biraz sert bir eleştiri olacak ve bana kızacaklar ama maalesef emek vermeden yüksek verim beklentisi içerisine giriliyor. Klinik ziyaretlerimizde görüyoruz; süt sığırlarının tırnak ve ayak bakımları yapılmamış, meme sağlıkları bozulmuş, ahırlar amonyak kokusundan nefes alınamaz hâle gelmiş... Üreticilerimiz öncelikle ahır koşullarına ve hayvan refahına emek harcamalıdır; bu emeğin karşılığı olan verim ve kazanç zaten kendiliğinden gelecektir. Temel kural bellidir: Önce emek!
Soru 8: Akademisyenlik, araştırmacılık ve klinisyenlik gibi yoğun sorumlulukları bir arada yürütüyorsunuz. Bu üç alan arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Cevap 8: Bu dengeyi ne kadar kusursuz kurabiliyorum emin değilim ama elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum. Bu süreçte en çok kendimi eğitmeye odaklanıyorum; hatta moleküler tıbbı daha derinlemesine öğrenebilmek adına şu an aktif olarak yüksek lisans yapıyorum. Çok çalıştığımı rahatlıkla söyleyebilirim; günde 3-4 saatten fazla uyumuyorum.
Ancak yaptığım işi bir "yük" ya da zorunlu bir çalışma olarak görmüyorum çünkü mesleğimi çok seviyorum. Mutlu olduğum, keyif aldığım alanları okuyorum ve araştırıyorum. Eğer bu birikimi öğrencilerime ve karşı tarafa aktarabiliyorsam, iyi bir hocalık yapabiliyorum demektir; umarım yapabiliyorumdur.
Akademik başarıya gelecek olursak; arkamda çok güçlü ve başarılı bir ekip var. Bilimde hiçbir şey tek başına inşa edilemez. Ekip ruhu olmadan başarı elde etmek mümkün değildir. Türkiye'deki en büyük yanılgılardan biri de budur; insanlar genellikle tek başlarına devrim yarattıklarını düşünürler. Oysa ekibe yeni katılan bir araştırma görevlisinin önyargısızca sorduğu tek bir soru bile bizlere bambaşka ufuklar açabiliyor. Tüm bu süreçleri kararlılıkla ve çok çalışarak bir arada götürmeye gayret ediyorum.
Soru 9: Günümüzde hayvan refahı kavramı giderek daha fazla önem kazanıyor. Sizce hayvan refahının korunması, hayvan sağlığı ve üretim verimliliği açısından neden kritik bir konu?
Cevap 9: Yaklaşık bin yıl önce büyük hekim İbn-i Sina, bugün bilim dünyasında "kuzu deneyi" olarak bilinen çok ünlü bir çalışma yapıyor. Aynı batında doğmuş iki kuzuyu alarak ayrı kafeslere koyuyor. İlk kuzu sadece huzurlu bir çayır manzarasını izlerken, diğer kuzunun hemen yanındaki kafese bir kurt yerleştiriliyor; yani bu kuzu hem yiyeceğini yiyor hem de sürekli o kurdu görüyor. Bir ayın sonunda, kurdu gören kuzunun stresten dolayı aşırı zayıfladığı, sürekli hastalandığı ve nihayetinde öldüğü gözlemleniyor. Diğer kuzu ise son derece sağlıklı ve canlı kalıyor. Üstat bu deneyle şu evrensel gerçeği vurguluyor: "Korku öldürür."
Bugün modern tıp sayesinde biz bu durumun HPA (Hipotalamus-Hipofiz-Adrenal) ekseninden kaynaklandığını biliyoruz. Kronik endişe, kaygı ve stres, böbrek üstü bezlerinden kortizol hormonu salgılatır. Kortizol ise hücre yenilenmesini durdurur, vücut dengesini bozar, büyümeyi engeller ve bağışıklık sistemini baskılayarak canlıyı hastalıklara açık hâle getirir. Dolayısıyla hayvan refahının vicdani ve etik boyutunu bir kenara bıraksak bile, bu konu üretim verimliliği ve hayvancılık ekonomisi açısından da hayati bir öneme sahiptir.
Hayvan refahı kapsamında değinmek istediğim bir diğer kritik nokta ise Türkiye'nin acilen "acısız kesim" (sersemletme) yöntemine geçmesi gerektiğidir. Bu yöntem, hayvana zarar vermeden, sadece künt bir travmayla korteksin geçici olarak felç edilmesiyle uygulanır; yani hayvanın acı algısı ortadan kaldırılarak kesim işlemi gerçekleştirilir. Acısız Kesim Derneği’nin web sitesindeki Holter cihazı verilerinde bu durum bilimsel olarak açıkça görülebilir. Bu yöntem dini açıdan da tamamen helaldir ve Diyanet İşleri Başkanlığımızın bu konudaki olumlu fetvaları resmi sitelerinde mevcuttur.
Hayvanların da en az bizler kadar acı, korku ve endişe hissettiğini unutmamalıyız. İnsanın çektiği acı ile bir hayvanın çektiği acı arasında hiçbir fark yoktur. Temennim, bu acı dolu geleneksel kesim yöntemlerini bir an önce geride bırakarak modern ve insani uygulamalara geçmemizdir.
Soru 10: Veteriner fakültesinde eğitim gören öğrenciler ve mesleğe yeni adım atan genç veteriner hekimler için hangi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?
Cevap 10: Bu tavsiyeleri verecek kıdemde miyim bilmiyorum ama genç meslektaşlarıma şunu söyleyebilirim: Üniversite size doğrudan bir mesleği tam anlamıyla öğretmez, mesleğin teorik temelini sunar. Üniversitenin asıl görevi; kişiye bir vizyon kazandırmak, kendi potansiyelini keşfetmesini sağlamak ve merak etme duygusunu aşılamaktır. Hiç kimse mezun olduğu gün mesleğinin erbabı olamaz; sadece o işin acemisi olur ve asıl uzmanlığı yolda yürürken, deneyimleyerek öğrenir. Ben 33 yıldır bu mesleğin içerisindedim ve hâlâ her gün yeni bir şey öğreniyorum; çünkü bilginin sonu yoktur.
Gençlerin ufuklarını geniş tutmaları, dünyada mesleğimizle ilgili ne tür küresel gelişmeler yaşandığına bakmaları ve nasıl fark yaratabileceklerine odaklanmaları gerekir. Robert Frost’un "Az Gidilen Yol" şiirinde ifade ettiği gibi; önümüze çıkan seçenekler arasından daha az tercih edilmiş olan yolu seçmek, hayatın genelinde tüm farkı yaratır. Dünya baş döndürücü bir hızla değişiyor. Değerli öğrencilerimizin sıradanlıktan sıyrılarak kendi özgün yollarını çizmeleri gerekiyor; çünkü fark yaratanlar her zaman kendi özgün yolunu inşa edenler arasından çıkar.
Soru 11: Veteriner iç hastalıkları alanında önümüzdeki 10–20 yıl içerisinde öne çıkacağını düşündüğünüz araştırma başlıkları ve teknolojik gelişmeler nelerdir?
Cevap 11: Bizim alanımızda gelecekte yapay zekâ uygulamaları ve uzaktan hekimlik (teletıp) sistemleri çok revaçta olacak; bu konularda şimdiden çok büyük adımlar atılıyor. Benim gençliğimde de günümüz eğitim sisteminde de dahiliye dersleri genellikle "bozuk organı tedavi etmeye" yönelik kurgulanmıştır; böbrek yetmezliği, kalp yetmezliği ya da diyabet yönetimi gibi... Oysa modern tıp artık "hastalık bakımından" ziyade "sağlık bakımına" doğru evriliyor. Biz buna moleküler tıp veya longevity (uzun ömürlülük) diyoruz.
Artık organın işlevini kaybetmesini beklemek istemiyoruz; amacımız hastayı tedavi etmekten ziyade, canlıyı henüz hücresel ve moleküler aşamadayken sağlıklı tutabilmektir. Örneğin, Amerika’da köpekler için ilk longevity (uzun ömürlülük) aşısı geliştirildi. Yurt dışında insanlar artık evcil hayvanları için epigenetik yaş tayin kitlerini kolayca temin edebiliyor; kronolojik yaşı 7 olan bir hayvanın biyolojik yaşının 5 mi yoksa 10 mu olduğunu tespit ederek yaşam koşullarını buna göre optimize ediyorlar.
Gelecekte DNA, genetik ve moleküler sağlık alanındaki ilerlemeler kritik bir rol oynayacak. 15 yıl sonra kliniğimizde sadece klasik böbrek yetmezliği tedavileriyle yetineceğimizi hiç sanmıyorum. Az önce bahsettiğim vizyon ve ufak tam olarak burada devreye giriyor; öğrenci arkadaşlarımız gözlerini kesinlikle bu yeni nesil teknolojilere çevirmelidir. Yurt dışındaki bilimsel gelişmeleri ve tıbbın gittiği yönü takip etmek, sosyal medyada vakit geçirmekten çok daha keyifli ve ufuk açıcıdır. Genç meslektaşlarıma rotalarını moleküler sağlığa ve geleceğin tıbbına çevirmelerini şiddetle tavsiye ediyorum.
Değerli hocam, değerli vaktinizi ayırdığınız ve sorularıma anlamlı cevaplar vererek gösterdiğiniz ilgi için çok teşekkür ederim. Çalışmalarınızı anladığım kadarıyla büyük bir takdirle takip edeceğim. Sağlık, mutluluk ve başarı dolu bir yaşam diliyor, işlerinizde kolaylıklar temenni ediyor, saygı ve sevgilerimi sunuyorum.