Seyfettin Budak

Seyfettin Budak

budakseyfettin83@gmail.com

Aynada Gördüğünüz Siz misiniz, Yoksa Toplumun Diktiği Bir Kostüm mü?

01 Nisan 2026 - 23:35 - Güncelleme: 01 Nisan 2026 - 23:36
Reklam

Peki ya her sabah uyandığınız o tanıdık hayat, aslında başkalarının ellerinde şekillenmiş, size yalnızca giymeniz için uzatılmış bir kostümden ibaretse?
Bu soru, ilk bakışta fazlasıyla sert ve hatta abartılı gelebilir. Ancak bir an durup çevrenize, hatta kendi içinize dönüp bakmayı deneyin. Ofiste “mükemmel çalışan” rolünü oynarken, bir yandan da içinizde şiirler fısıldayan, resim yapmayı ya da yalnızca özgürce düşünmeyi arzulayan biri değil misiniz?
Ailenizin gurur duyması için seçtiğiniz mesleği icra ederken, ruhunuzun derinliklerinde bir sanat atölyesinde kaybolma hayali kurmuyor musunuz?
Sosyal medyada sergilediğiniz o kusursuz profil, gerçekten sizi mi anlatıyor, yoksa beğeniler için inşa edilmiş bir vitrin mi?
İşte tam bu noktada, bir sabah aynaya bakarsınız ve karşınızdaki yüz size garip gelir. Sanki orada duran siz değil, bir yabancıdır. Ve içinizden sessiz bir çığlık yükselir: “Bu hayat gerçekten benim mi? Bu seçimler bana ait mi?”
Sosyal psikolog Erving Goffman’ın “dramaturjik model” olarak bilinen yaklaşımına göre, insanlar tıpkı bir tiyatro sahnesinde olduğu gibi gündelik hayatta da çeşitli roller üstlenir. İş yerinde bir profesyonel, aile yanında uslu bir evlat, arkadaş ortamında komik ve rahat bir dost…
Tüm bu maskeler aslında uyum sağlamak, onaylanmak ve reddedilme korkusunu bastırmak için vardır. Ancak sorun şu ki, rolleri o kadar sık ve o kadar uzun süre oynarız ki zamanla asıl yüzümüzü unuturuz. Maskenin altındaki benlik körelir, sessizleşir ve nihayetinde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Nörobilimsel araştırmalar da bu durumu destekler. Beynimizdeki ayna nöronlar, başkalarının bize yönelik beklentilerini ve tepkilerini içselleştirmemize yardımcı olur. Bu evrimsel miras, toplum içinde hayatta kalmamızı kolaylaştırırken aynı zamanda bir tuzağa da dönüşebilir.
Sürekli dışarıdan gelen onay sinyallerine bağımlı hale geliriz. Bir iş toplantısında aldığımız takdir, sosyal medyada gelen beğeniler ya da aile büyüklerimizin “Ne güzel çocuk” sözü, beynimizin ödül merkezini harekete geçirir. Fakat bu ödüllerin her biri, kendi ruhumuzdan küçük bir parçayı satmak pahasına elde edilir. Kalabalıklar alkışlarken, içinizdeki ses giderek daha da kısılır. Ta ki bir sabah uyandığınızda o sesi hiç duyamaz olana dek...
Varoluşçu filozof Jean-Paul Sartre’ın uyarısı oldukça çarpıcıdır: “İnsan özgürlüğe mahkûmdur.” Bu korkunç bir sorumluluktur, çünkü her an seçim yapmak, her “evet” dediğimiz şeyin aslında bir “hayır” anlamı taşıdığının farkında olmak demektir. Toplumsal rollere sığınmak, bu sorumluluktan kaçmanın en kolay yoludur. “Ben böyle istedim” demek yerine “Herkes böyle yapıyor” ya da “Ailem böyle bekliyor” demek, özgürlüğün getirdiği kaygıdan kaçıştır. Sartre bu durumu “kötü niyet” (mauvaise foi) olarak adlandırır. Kendimizi bir nesneye, bir role indirgeyerek özgürlüğümüzü inkâr ederiz.
Nietzsche ise daha keskin bir bıçakla gelir: “Kendin olma cesareti göster; yoksa seni başkaları şekillendirir.” Bu söz, modern bireyin en derin yarasına parmak basar.
Peki ya cesaretiniz yoksa? O zaman hayatınız bir trajediye dönüşür. Başkalarının yazdığı senaryoda figüran olursunuz. Belki maaşınızı alır, terfinizi yaparsınız, evlenir, çocuk sahibi olursunuz. Ama tüm bunlar olurken içinizde bir şey hep eksiktir. O eksiklik, Nietzsche’nin “amor fati” (kaderini sevme) çağrısını kaçırmanın bedelidir. Kendi kaderinizi sevmek yerine başkalarının kaderini taklit ettiğinizde, hayat sizin değil başkalarının eseri olur.
Fransız düşünür Pierre Bourdieu’nün “habitus” kavramı, içinde büyüdüğümüz çevrenin nasıl ikinci bir doğa haline geldiğini anlatır.
“Komşular ne der?” korkusuyla giydiğimiz ruhsuz kıyafetler, aslında toplumsal sınıfın ve beklentilerin bir yansımasıdır. Takdir görmek için katlandığımız anlamsız iş toplantıları, sadece bireysel hırslarımızın değil, aynı zamanda kapitalist sistemin üretim ve tüketim ritüellerinin bir parçasıdır.
Beğeni almak için kurduğumuz yapay sosyal medya sahneleri ise Zygmunt Bauman’ın deyimiyle “akışkan modernite”nin en tipik görünümleridir: Kimliklerimiz sürekli yeniden inşa edilir, sergilenir ve tüketilir.
Bu noktada unutmamak gerekir ki, her onay aldığımızda aslında kendi ruhumuzdan bir parça satarız. Kalabalıklar alkışlarken, içinizdeki ses giderek kısılır. Bir gün uyanıp da o sesi hiç duyamadığınızda, işte o zaman anlarsınız. Kostümü siz giymemişsinizdir; kostüm sizi giymiştir.
Gerçekten Kimsiniz?
Bu hayatın yüzde kaçı gerçekten sizin seçimlerinizden oluşuyor? Yüzde 80 mi, yoksa belki sadece yüzde 20 mi?
Aileniz ve yakın çevreniz size hiçbir şey söylemeseydi, bugünkü mesleğinizi yapıyor olur muydunuz? Ya da şu an yaşadığınız şehirde, bu evde, bu ilişkinin içinde olur muydunuz?
Sosyal medyadaki profil fotoğrafınız, gerçekten sizi yansıtıyor yoksa onaylanma arzunuzun dijital bir vitrini mi?
En son ne zaman “hayır” dediniz ve bu “hayır” sizi gerçekten mutlu etti?
Çıkış Yolu Var mı?
Elbette var. Ancak bu yol, konfor alanınızdan çıkmanızı, belki de bazılarınız için yalnızlaşmayı göze almanızı gerektirir. İşte size küçük ama etkili bir deney:
Bir kâğıt alın ve en üste şu soruyu yazın: “Ben kimim?” Ardından, toplumun, ailenizin, iş arkadaşlarınızın ve sosyal medya takipçilerinizin size dayattığı tüm sıfatları listeleyin. Mühendis, anne, baba, kariyer kadını, başarılı insan, yardımsever komşu, fedakâr evlat…
Bu sıfatların her birini dikkatlice çizin. Üzerini karalayın. Onları birer birer ortadan kaldırın. Geriye kalan kelime ya da kelimeler ne?
İşte o, öz benliğinizin çığlığıdır. O çığlık belki çok küçük, belki korkmuş, belki de öfkeli olacaktır. Ama emin olun, oradadır.
Kendi yolunuza cesaret ettiğinizde yalnız kalabilirsiniz. Başkalarının alkışı susabilir. Takipçi sayınız düşebilir. Aileniz sizi “acaba hasta mısın?” diye sorgulayabilir.
Ama şunu unutmayın!
Başkasının yolunda kaybolmaktansa, kendi yolunda yalnız yürümek özgürlüktür. Ve özgürlük, bedeli ne olursa olsun, yaşamaya değer.
Eğer hâlâ başkalarının alkışı için nefes alıyorsanız, toplumsal “başarı” tanımlarına hapsolduysanız ve içinizdeki fısıltıyı susturduysanız, bilin ki aynada gördüğünüz siz değilsiniz. O, size giydirilmiş bir kostümün yansımasıdır. Ne var ki kostümü giyen siz olduğunuz gibi, onu çıkarma gücü de yine sizdedir.

Bu yazı 55 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum