Yabanın Dili

Hüseyin TUNÇAY htuncay45@gmail.com

Bugün ikindiye doğru yağmur başladı. Aralıklarla devam ediyor. Rahmetin bereketi yüzleri güldürdü bu yıl. Halbuki ne endişeler ne karamsarlıklar yaşamıştık!
Yabanda yıllar geçince her şeyin bir hikâyesi oluyor.
Bu erguvanın rengine aşıktım... Minnacıktı, 3-4 kulaktı, bir çocuk gibi büyüttüm...
Geçen yıl diktiğimiz Starking elma meyveye durmuş...Bir tane elması var!
İtalyan eriğinin ilk meyvesini Hüseyin Alp'in kızına yedirmiştim. (Merhum babam da ağacının ilk meyvesini bize getirirdi.)
Sarı elmanın yükü bu yıl çok ağır, meyvesini seyreklemeliyim...
Sivri üzümler, Sarıgöl'de gelen sofralık kırmızılar... Ya kara olanlar, hani tarhana çorbasının yanında yediğimiz... Onu Gördes'te bir komşumuz göndermişti tarla aldım diye.
Tarlanın gün batımında, koca ağaç olan fıstık çamı da buradaki komşumun hoş geldin hediyesi.
Meftun olduğum iğde ile hanımelinin kokusunu almak için kameriyeye doğru günde birkaç kez gidiyorum. Hanımeline merhaba deyip öpüyor teşekkür ediyorum.
Evimizin önünde nazenin iki güzel gibi uzayıp giden, neredeyse boyu iki metreyi aşan limon selviler büyük kızımın hatırası. O getirmişti minik fidanlarını. Onlara da dokunur koklarım.
Yağmur bir ara mola verince elektrik telinde bestesini söyleyen nöbetçi kuşun acelesi var bugün. Fazla durmadı. Kim bilir belki bir bekleyeni vardır.
Başka kediler geldi ama iki yıl önce annesini kaybeden Kara gelmedi bugün. Aksatmazdı aslında. Ben ne zaman tarlaya adımımı atsam peşimden gelir, ince sesiyle miyavlar, yere yatar, toprağa belenir bana küçük bir sevgi gösterisi yapar. Ben de karşılıksız bırakmaz, kucağıma alır severim. Annesinin kaç kuşak yavrusuna baktık. Yavrularını biraz büyütünce bize getirir, münasip bir yeri yuva yapar, onları eğitir biz de yemeklerini, yemlerini verirdik. Terastaki su kaplarını yıkayıp doldurdum. Belki gelir diye toprak kapların ikisine de yem koydum.
Bir başka Kara’mız daha var. 2-3 yıldır göremediğimiz, muhtemelen ölen, benim Kangal köpeklerine benzettiğim Beyaz’ın en iyi arkadaşı olan Kara. Evimizin etrafındaki köpekler Beyaz’a saygı duyarlar, liderliğini kabul eder, yem ve yemek verdiğimizde onun olurunu almadan yanaşmazlardı. Bugün bakkala giderken yanıma geldi, çakmak çakmak gözleriyle bana baktı. Sevdim, okşadım. Mutlu oldu. Boynundaki tokadan bir köylümüzün sahiplendiğini anladım, sevindim.
Buz çiçeği, gün akşama kavuşunca kendi kabına çekilir. Işımaya başlayınca da yârine kavuşmanın heyecanını yaşayan sevgili gibi güneşi takip eder. İstediği ısı ve ışık kıvama gelince bütün ihtişamıyla açar, o güne, canlı pembe rengiyle zarafet ve güzelliğinin damgasını vurur.
Geçen yıl yaptığımız Fula Dağı yürüyüşünde meyvesi yiyip beğendiğim dağ çileğini geçen gün toprak anayla buluşturdum. Bir de kızılcık diktim.
Zeytinlerin bu halini seviyorum... Somaklar salkım salkım. Dalların uçları beyazlaşır, çiçekler patlamaya başlar... Koca ağaç bu dönemde inzivaya çekilir sanki... Alıngan ve kırılgandır. Güneşin ziyası yakmamalı, yağmur damlaları sert düşmemeli, rüzgâr çiçeklerini incitmemeli. Hatta onu kendi haline bırakmalı, yanında yöresinde dolaşmamalı!
 Şartlar tamam olunca önce müstesna çiçek kokusunu hayranlarıyla buluşturacak, sonra da meyvesi ve yağı ile damaklarımıza konuk olacak.
Bu yıl nedendir bilmem, geçen yıl meyvesini yediğimiz, yöremizde ve ülkemizde pek bilinmeyen kaymak ağacı küstü bana. Ne çiçeği oldu ne de meyvesi! Barışmamız lâzım.
Akşam oldu, yağmur taneleri seyrekleşti. Toprağın kokusu bir başka! Aslımı mı hatırlatıyor acaba? Annem, "Yağmurlu havada güzel uyunur." derdi tütün tarlasında.
Fevkalâde güzel nimetlerin içinde olmak, sevmek, dokunmak ve onları dinlemek hayatın ta kendisi... En saf haliyle…
Merhaba toprak ana, merhaba yaban...