Zehra Anneannem
Yaş almak da, bir gün ebediyete uğurlanmak da hepimizin kaderi… Ama bu dünyadan geriye ne bıraktığımız, nasıl hatırlandığımız asıl mesele. Güzel değerlerle anılmak, sevgiyle yad edilmek… İşte geride kalanlara bırakılabilecek en kıymetli miras budur.
Ben de sizlere, hayatı hatıralarla örülmüş, yüreğinde vatan sevgisini hiç eksiltmemiş ailemizin en kıymetlisi, canım anneannem Zehra’yı anlatmak istiyorum…
Onun çocukluğu, bugünün çocukluklarına hiç benzemezdi. Daha oyuncaklarla oynayacağı, köy meydanında saklambaç peşinde koşacağı yaşlarda, savaşın gölgesi düşmüştü üzerine. Yıllar, İstiklal Savaşı yıllarıydı. Gördes yanıyor, yıkılıyor; düşman köyleri basıyor, insanların yüreğine korku salıyordu.
Anneannem henüz beş yaşındaydı… Küçücük bir çocuk… Ama yaşadıkları, bir ömre sığmayacak kadar ağırdı.
Babası İbrahim Uğur, köyün ağasıydı. Ama zorbalıkla hükmeden ağalardan değil; kapısı herkese açık, gönlü darda kalana yuva olan bir insandı. Köy odası, paylaşmanın ve dayanışmanın mekânıydı. Sofrası eksilmez, o sofraya oturan kimse kendini yabancı hissetmezdi. Adeta bir aşevi gibiydi o ev…
Bu iyilik sadece köy halkına değildi. Vatan söz konusu olduğunda da geri durmadı; Kuvayı Milliye’ye silah ve yiyecek yardımı yapıyordu. İşte bu yüzden hedef haline gelmişti.
Bir gün bu haber düşmanın kulağına gitti…
O gün, anneannemin hafızasına kazınan gündü. Korkunun sokaklara sindiği, çocuklara oyunun bile yasaklandığı bir gün… Kapıya vurulan sert dipçik sesleriyle her şey başladı. Yunan askerleri kapıyı zorluyordu.
Anneannemin annesi Emine, panikle onu kaptığı gibi daha önce pekmez konulan boş bir küpün içine sakladı. Üzerini tülbentiyle örttü. Titreyen sesi hâlâ kulaklarda:
“Sesini çıkarma… Seni sonra alacağım…”
Küçücük bir çocuk… Karanlık bir küpün içinde… Ne olduğunu tam anlamadan, sadece korkuyu hissederek…
Dışarıdan gelen sesler; bağırışlar, ağlayışlar, vurulan darbeler… Babasına eziyet ediyorlardı. Ama ambarda samanların arasına saklanan silahları bulamıyorlardı. Sonunda onu alıp götürdüler…
Anneannem hâlâ o küpün içindeydi. “Pekmez kokusuyla dolu o küpün içi tatlıydı… ama yaşananlar tarifsiz acıydı.”
Onu çıkardıklarında babasının götürüldüğünü söylediler. Bu sözler, çocuk kalbinde silinmeyecek bir iz bıraktı.
İbrahim Ağa’yı götürürken sürekli soruyorlardı:
“Silahlar nerede?”
O ise elindeki tesbihle Allah’ı anarak yürüyordu. Ateş ettiler… Ama kurşunlar isabet etmedi. Üçüncü kurşun tesbihine denk geldi. Eğildi, düşen taneleri cebine koydu. Bu duruma şaşıran komutan:
“Bırakın şu ağayı… Bir keramet var,” dedi.
Ve onu dağda bırakıp gittiler.
Ertesi gün geç saatlerde, bitkin bir hâlde eve döndüğünde, evin önünden yükselen “Ağamız öldü…” feryatlarını duydu. O an, hüzünle birlikte tarifsiz bir sevinç de yaşandı.
Hayat, anneannemi sadece acıyla değil, umutla da büyüttü…
Okumak en büyük hayaliydi. Zor yıllara rağmen öğrenmeye tutundu. Arapçayı öğrenmiş, zekâsıyla dikkat çeken bir çocuktu.
1926 yılında Çiğiller Köyü’nden Akhisar’a, Latin harfleriyle eğitimi öğrenmek amacıyla gitti. İçinde tarifsiz bir heyecan vardı. Okuma aşkı, onun en güçlü dayanağıydı.
Bir gün öğretmeni sınıfa girip müjdeyi verdi:
“Mavi gözlü, sarı saçlı Atamız Akhisar’a gelecek…”
Ertesi gün tüm okul çocukları, beyaz yakaları ve kara önlükleriyle, ellerinde bayraklarla istasyonda toplandı. Trenle gelecek olan Mustafa Kemal Atatürk’ü bekliyorlardı.
Anneannem o anı her anlattığında gözleri dolardı… Onu ilk gördüğü anı, o tarifsiz heyecanı ve derin sevgiyi anlatırken, biz torunlarının yüreğine de aynı duyguları ekerdi.
Ben vatan sevgisini onunla öğrendim. Bayrağın ne demek olduğunu… Fedakârlığın, direnişin ve umudun anlamını…
Anneannemin hatıralarıyla büyüdüm ben. Onun gözlerinden gördüm geçmişi, onun kalbinden hissettim vatanı… Yerden bulduğu küçük bir gazete parçasını bile bir nimet gibi alıp okuduğunu gördüm.
Şimdi anlıyorum ki; bir insanın ardında bırakabileceği en büyük miras, yaşadığı hayat ve o hayata sığdırdığı değerlerdir.
Ve benim anneannem…
İşte tam da böyle bir miras bıraktı bize.