Bayramşah köyünün kadim toprakları, baharın müjdesiyle yeşilden bin bir renge bürünmüş, güneşin altın ışıltıları, asırlık taş evlerin arasındaki dar ve kıvrımlı sokaklara neşe ve sıcaklık katıyordu.
Bu huzurlu ve bereketli köyde, genç, yakışıklı ve dürüstlüğüyle tanınan Mehmet’in kalbi, köyün en nadide çiçeği, güzelliği dillere destan olan Zeynep’e duyduğu o ilk, derin ve saf sevda ile adeta bir kuşun kanatları gibi çırpınıyordu. Zeynep’in badem gözlerindeki o anlamlı, içten bakışlar, beline kadar uzanan ipek gibi siyah saçlarının hafif rüzgarda ahenkle dansı, Mehmet’in gecelerini süsleyen tatlı düşler, gündüzlerini ise tarifsiz bir heyecanla dolduruyordu.
Günler, haftaları; haftalar, ayları kovalarken, Mehmet’in genç ve coşkun yüreğindeki bu sevda ateşi, artık daha fazla saklanamaz, gizlenemez bir hale gelmişti.
Bir sabahın ilk ışıklarıyla, horozların köyün dört bir yanından gelen ilk ötüşleriyle yatağından kalkan Mehmet, aklında Zeynep’e olan o derin ve sıcak sevdasıyla, babası Hasan Ağa’nın özenle parlatılmış, her bir çizgisi alın terini ve emeğini yansıtan, yılların yorgunluğunu taşıyan ayakkabısının tabanına usulca, kimselere çaktırmadan parlak, küçük bir çivi batırdı.
O gün, tarlada güneşin altında alın teri döken, akşama doğru yorgun argın eve dönen Hasan Ağa, ayakkabısını giyer giymez keskin ve beklenmedik bir acıyla sendeledi. O an, oğlunun bu küçük yaramazlığının ardındaki o derin ve anlamlı niyeti, babanın bilge ve tecrübeli yüreğinde bir şimşek gibi çaktı.
Akşam sofrasında, günün yorgunluğunu üzerinden atamayan Hasan Ağa, bu durumu hayat arkadaşı, yoldaşı Ayşe Hanım’a tatlı bir tebessüm ve gözlerindeki sevgi dolu bir parıltıyla anlattı. Ayşe Hanım’ın şefkat dolu anaç yüreği, oğlunun bu sevda belirtisine kayıtsız kalamadı. Hemen Mehmet’i yanına çağırdı. O yumuşak, sevgi dolu ve anlayışlı sesiyle, “Oğlum, söyle bakalım.
O güzelim, narin yüreğini çalan, geceleri tatlı düşlerine giren, gündüzleri aklından çıkmayan biri var mı senin?” diye sordu. Mehmet’in genç yanakları, baharın ilk açan, en taze gülleri gibi utançla ve heyecanla kızardı. Başını önüne eğerek, kısık ve titrek bir sesle “Evet anne,” demesiyle Ayşe Hanım’ın yüzünde bin bir baharın en güzel çiçekleri açtı.
Vakit kaybetmeden, köyün örf ve adetlerine sıkı sıkıya bağlı olan Hasan Ağa ve Ayşe Hanım, köyün saygın, tecrübeli ve bilge büyükleriyle bir araya geldiler.
Günler öncesinden sessizce hazırlanan, kalplerde yeşeren bu hayırlı isteği gerçeğe dönüştürecek olan planlar, nihayet hayata geçiyordu. Bir akşam alacakaranlığında, gökyüzünde ilk yıldızlar usulca belirirken, ellerinde yörenin en nadide el işlemeleriyle süslenmiş, rengarenk bohçalar dolusu hediyeler ve dillerinde baldan tatlı, gönül okşayan sözlerle Zeynep’in mütevazı ama sıcacık, huzur dolu yuvasının kapısını çaldılar.
Zeynep’in vakur duruşlu, dürüstlüğü ve mertliğiyle tüm köyün saygısını kazanmış olan babası Mustafa Efendi, misafirleri geleneksel Türk misafirperverliğinin en güzel, en içten örnekleriyle, sıcak ve samimi bir güler yüzle karşıladı. Oymalı ahşap sehpaların üzerinde sunulan, mis gibi taze çekilmiş kahve kokularının sardığı köpüklü Türk kahveleri yudumlandı, tatlı ve samimi sohbetler edildi.
Nihayet, Hasan Ağa, boğazını nazikçe temizleyerek asıl niyetlerini, kalplerindeki bu hayırlı isteği açıkladı: “Allah’ın emri, peygamberin kavliyle, güzeller güzeli, narin ve kıymetli kızınız Zeynep’i, yiğit, dürüst ve çalışkan oğlumuz Mehmet’e istiyoruz.” Mustafa Efendi, köyün geleneklerine sıkı sıkıya bağlı, saygılı bir baba olarak, nazik bir tebessümle kısa bir müsaade istedi. İçten bir gülümsemeyle evin iç tarafına yöneldi ve sevgili, biricik kızının fikrini, kalbinin en derinlerindeki sesini sordu. Zeynep’in de genç ve umut dolu kalbi, uzun zamandır Mehmet’in o dürüst ve sevgi dolu bakışlarıyla çarpıyordu. Babasının yanına gelerek başını önüne eğdi, sessizliği en güzel ve anlamlı onaydı.
Mustafa Efendi, misafirlerin yanına döndüğünde, yüzünde memnuniyet dolu, sıcak bir ifadeyle, “Sizler bizi onurlandırdınız, bu hayırlı ve güzel isteğinize biz de gönülden katılıyoruz, uygun düştü,” diyerek bu güzel birlikteliğe, bu ömürlük sevdaya onay verdi. O an, odanın ağırbaşlı ve saygılı havası, tatlı bir şerbetin hafif ve ferahlatıcı kokusuyla değişti. Geleneksel, buz gibi şerbetler içildi, bu hayırlı birleşmenin gerçekleşmesi için dualar edildi ve Mehmet ile Zeynep’in ömür boyu sürecek olan mutlu ve huzurlu birlikteliğinin ilk, en anlamlı ve unutulmaz adımı atılmış oldu.
Söz kesilmişti. Düğün gününün yaklaştığı her an, Bayramşah köyünü tatlı, heyecanlı ve aynı zamanda tatlı bir telaş sarıyordu. Gençlerin yüzlerinde umut dolu, ışıltılı bir bekleyiş okunuyordu. Düğünden birkaç gün önce, yöreye özgü, gelinin ve damadın yeni yuvasını güzelleştirecek, geleneksel eşyaların alınacağı "pusat kesme" denilen önemli ve anlamlı bir hazırlık için, gelinin ve damadın yakınlarından oluşan küçük, samimi ve güvenilir bir grup, at arabalarıyla şehrin yolunu tuttular.
Şehrin kalabalık ve canlı çarşısında, göz alıcı renkleriyle ipekli basmalar, her biri ayrı bir öykü anlatan rengarenk, el işlemeli yazmalar, mis gibi lavanta ve gül kokan yumuşak havlular, el emeği göz nuruyla özenle işlenmiş sandıklar, misafirler için özenle hazırlanan lokum kutuları, rengarenk şekerlemeler ve olmazsa olmaz, geleneksel kına paketleri büyük bir özenle seçilip alındı. Ardından, şehrin ışıltılı ve gösterişli kuyumcularının bulunduğu sokağa gidildi. Burada, Zeynep’in doğal güzelliğine ışıltı katacak zarif altın bilezikler ve geleneksel, değeri hiçbir zaman kaybolmayan, ailenin gücünü simgeleyen sarı liralar, konuşulduğu miktar kadar satın alındı.
Son olarak, bu mutlu ve unutulmaz günün ömür boyu saklanacak en güzel hatırası için şehrin en ünlü, en maharetli fotoğrafçısının kapısı çalındı. Gelin ve damadın en doğal, en içten ve en mutlu gülümsemeleriyle verdikleri pozlar ölümsüzleştirildi ve resmi nikah işlemleri için gerekli olan "izinname" belgesi alındı.
Köyde "izinname"nin çıktığı müjdesi, kulaktan kulağa, evden eve hızla yayıldı. Bu sevinçli haberle birlikte, düğün hazırlıkları adeta bir şenliğe, bir bayram coşkusuna dönüştü.
Pazartesi sabahı, köyün çalışkan, enerjik ve neşeli gençleri, Hasan Ağa’nın geniş ve yemyeşil avlusunda toplandı. Neşeyle hazırlanan, yörenin en lezzetli ve geleneksel yemekleri hep birlikte yenildi, sohbetler edildi, türküler söylendi. Ardından, düğünün kusursuz bir şekilde ilerlemesini sağlayacak olan, otoriter ama adil, saygın ve tecrübeli "ön efesi" ve gururla, onurla al bayrağı taşıyacak olan, köyün en yiğit ve güvenilir gençlerinden biri olan "bayraktar" büyük bir saygı ve sevgiyle seçildi.
Seçilen bayraktar, omuzlarında dalgalanan, bağımsızlığın, gururun ve coşkunun sembolü olan al bayrağı alarak, köyün kalbinde, manevi atmosferiyle huzur veren, asırlık çınar ağaçlarının gölgesindeki camiye doğru ağır ama kararlı adımlarla yürüdü.
Dualar eşliğinde caminin minaresinden indirilen kutsal emanet, davul ve zurna seslerinin coşkusu arasında, gençlerin omuzlarında Hasan Ağa’nın evinin yemyeşil ve çiçeklerle bezenmiş bahçesine dikildi. Artık düğün, tüm köy halkına ve çevre köylere alenen ilan edilmişti, coşku ve heyecan doruktaydı.
Salı sabahının ilk ışıklarıyla birlikte, ön efesinin gür ve kararlı sesi, Bayramşah köyünün sakin ve huzurlu sokaklarında yankılandı. Gençler, ellerinde keskin ve güvenilir baltaları ve yanlarında sadık yoldaşları olan semerli, güçlü eşekleriyle birlikte, düğün ateşinin günlerce yanacağı ormandan odun kesmek için dağ yolunu tuttular.
Ormanın derinliklerinde yankılanan balta sesleri, köyün üzerine çöken sessizliği bozuyor, adeta düğün şenliğinin, coşkusunun habercisi gibiydi. Yorucu ama keyifli geçen günün ardından, özenle kesilen ve hazırlanan, mis gibi çam kokan odunlar, eşeklerin sırtına dikkatlice yüklendi ve köy yoluna doğru neşeyle, türküler söyleyerek yola çıkıldı. Köye yaklaşıldığında, köyün girişinde, buz gibi sularıyla bilinen, etrafı yemyeşil ağaçlarla çevrili "aşama" denilen pınarın başında, davul ve zurna sesleri yükselmeye başladı.
Köyün neşeli ve misafirperver gençleri, coşkuyla çalan davul zurna eşliğinde, odun yüklü eşeklerle gelenleri büyük bir sevinçle karşıladı. Eşeklerin yarısı, düğün evinin geniş ve kalabalık avlusuna indirilirken, diğer yarısı ise köy meydanında bulunan, davulcuların konakladığı odaya yönlendirildi. Bayraktar, davulcuları omuzlayarak, neşeyle davulcu odasına çıktı ve al bayrağı, düğün evinin en görkemli, en çok görünen yerine, gururla dalgalanması için astı.
Öğle yemeğinden sonra, köyün hamarat, becerikli ve çalışkan gençleri, geleneksel düğün yemeği olan, uzun saatler süren emekle hazırlanan, lezzetli ve doyurucu keşkeğin ilk aşaması için bir araya geldi. Damadın en yakın ve güvendiği arkadaşı, sırdaşı, can yoldaşı olan sağdıcı, sırtında bir çuval dolusu, özenle seçilmiş en kaliteli, en beyaz buğdayla, davul ve zurna seslerinin ritmine uyum içinde, köyün ortasındaki, asırlık çınar ağaçlarının serin gölgesinde bulunan dibeğin olduğu meydana geldi.
YORUMLAR