Ağıt Üstüne
Bundan birkaç yıl önce memleketteyim. Yaz günü. Yatsı namazına gittim. Mutad olduğu üzre birkaç yaşlı avlunun loş ışığında oturmuş sohbet ediyorlar. Eskilerden bahsediyorlar. Rahmetli Hüsamettin amcadan, Zeyno’dan, Ahçik’ten, Suzi’den, Sarı Gelinden, kahramanlardan, cümle âlemi yasa boğmuş falancadan. Murtaza ağanın ölümünde ne kalabalık vardı be. Aşağı köy, yukarı köy kimse kalmamıştı herkesler oradaydı. Hele Mehveş hanımın ağıdını unutamıyorum. Ya Halime ananın vefatında kadınların ağıdını nasıl unuturum. Eskiden ölümün bir anlamı vardı. Sohbet bu minvalde harareti artarak devam ediyordu. Ve en son ayakta duran ve çok da sohbete dâhil olmayan Kıral dayanamadı ve keşke ben de o zaman ölseydim dedi. Adamın adı gerçekten Kıral’dı. Ama hayatı köleden de beterdi.
Kıral yanılıyordu. Adına ağıt yakılanlar kalburüstü, sevilen, sayılan, toplumun çoğunluğunun kabulüne mazhar olmuş şanslı kişilerdi. Hâlbuki Kıral öyle mi? Kimi kimsesi yok, garibanın önde gideni. Ne diyordu Yunus. Bir garip ölmüş diyeler, üç gün sonra duyalar. Kıral’ın ölümünü kimse duymazdı bile. Haydi diyelim ki Kıral’ı hatırladı birkaç kişi. Kör ölür badem gözlü olur, kel ölür sırma saçlı olur kabilinden rahmetliyi şöyle bir anar geçerler. Varsa birkaç tane de hatırasını yâd ederler o kadar. Orhan Veli’nin Süleyman Efendisi gibi. Ne diyordu. Yazık oldu Süleyman Efendiye.
Gerçekten de ölümü acıya, hafakana, drama, trajediye hatta travmaya dönüştüren biraz da ağıttır, ağıtlardır. Hele bir de bu ağıdı yanık bir sesle okuyan varsa. Her yer karanlık pür –nur o mevki. Bu bir ağıt. Şair-i azam Abdülhak Hamit’in. Şiir, herhangi bir şiir aslında. Fakat bazı sanatçılar bu ağıda can veriyor adeta. Sarı Gelin bir ağıttır. Alim Kasımov bu ağıdı yaşıyor, yaşatıyor. Uyan Sunam bir ağıttır. Yemen türküsü bir ağıttır. Bu Nasıl Maraş bir ağıttır. Orhan Veli’yi efkârlandıran Kazım’ın Türküsü bir ağıttır. Yüce Dağları Duman Kaplamış bir ağıttır. Yaş Otuz Beş şiiri bile ağıt sayılabilir.
Adamın biri ölmüş hanımı da ağıt yakıyor. Herif, herif gittiğin yerde odun yok, kömür yok, sıcak bir döşek yok üşürsün. Ekmek, su yok ne yiyeceksin… bu minvalde ağlayıp duruyormuş. Nasrettin hoca kendi hanımına; bu kadın bizim evi tarif ediyor. Çabuk kalk, rahmetli eve varmadan biz varalım, demiş. Ağıtlar aslında arkada kalanların hislerini, yaslarını, tahayyüllerini yansıtır. Ağıt ölüden çok diriyle alakalı bir şeydir. Yani acısını o anda nasıl diline geldiyse öyle kelimelere döküyor. Binaenaleyh ağıtları sevmem, içimi karartır ekseri. Bazıları hariç elbette. Onlar da Külebi’nin söylediği gibi olursa.
Neden Sarı Çizmeli Mehmed Ağa’nın ölümü, ağıdı beni hiç etkilemiyorken Sarı Gelin etkiliyor. Sanat. Sanat; gerçeği, demir leblebi gibi dişlerimizi kıran gerçeği muhallebiye dönüştüren iksir. Mesela bir ağıdı, alelade sözleri olan bir ağıdı öyle bir söylüyor ki. Alelade bir konuyu öyle bir film yapıyor ki. Alelade bir görüntüyü öyle bir resmediyor ki. İşte sanatın büyüsü. Sanat, gerçeği anlamamızı sağlayan yalan.
Bazı gelenekler de alışkanlık aslında. Ölüye ağlarlar deliye gülerler kabilinden adet yerini bulsun deyu yasak savma kabilinden yapılan adetler.
Sağlığında nice ehl-i hünerin,
Bir tutam tuz bile konmaz aşına;
Öldürüp evvel onu açlıktan,
Sonra bir türbe dikerler başına.
Adamın dedesi ölmüş doksan yaşında. Vay dedem, ne çabuk bizi bıraktın, bu dünyaya doyamadan gittin, daha seni denize götürecektim, plajlara götürecektim falan diye torunu mırıldanıp duruyormuş. Bunu birisine anlattım. Dedi ki hocam ağıtlara da güncelleme gelmiş demek ki. Ne diyeyim. Şen olasın Ürgüp.
Bu soğuk konuyu uzatıp gözyaşlarına boğulmuş sizi daha fazla üzmemek için kısa kesiyorum.
Sana mutsuzluğu acıyı gönderdim, ozansın; diyordu şiir ustası Külebi, sonra ekliyordu:
Eksik olursa sızı, sap yeyip saman çıkarır
Ateşle dağlanmamış yürek.