Mide Penceresi
“Midemizin penceresi mi var canım! Kuru yavan, ne yediysek yedik işte!” Aile ve mahalle büyüklerinden çok işitmiştim benzeri cümleleri. “Mide penceresi” tamlaması, zihnimde bir pencere açıyor ama bu pencere parmaklıklı oluyor, cezaevi parmaklıklarına benzer bir görüntü ortaya çıkarıyordu. Büyüklerimin böyle bir cümle kullanması da ev içinde, varlıkta-yoklukta, yenilen içilenin dışarıda ifşa edilmemesi gerekliliğini satır arası öğretiyordu bize.
Sokakta oynarken en fazla salçalı ekmek veya peynir- ekmek verilirdi elimize, içtiğimiz de yalnızca suydu. Hem salçalı ekmek hem su hepimizi eşit kılardı. Kimse diğerine zengin fakir gözüyle bakmazdı sokakta. Annelerimiz de pişirdiklerinden, komşunun kokuda da hakkı var diye tadımlık gönderirdi karşımızdaki, yanımızdaki komşulara.
Hâsılı kelam, yemenin içmenin, sofraya oturmanın, ikram etmenin bir adabı vardı. Anneannem ve dedemin odalarına ek olarak yapılan mutfağımız oluncaya kadar hep yer sofrasında ve yastaç üzerinde yedik yemeğimizi. Eğer yemek bölünmemiş, ortadan yiyorsak “Önünden al yavrum..” derdi annem ve babam. Çorba ve yoğurt benzeri yiyecekleri kâseyle önümüze koyardı annem. Ağzımızı şapırdatmamamız gerektiğini, kocaman lokmalar yutmamamızı, avurtları şişirerek yemememizi söylerlerdi bize. Hangi narin, ince kelimelerle anlatırlardı bilemem, kırılmadan, incinmeden uygulardık dediklerini.
Dedem, lavaboya ellerimizi yıkamaya götürürdü; sabunlamayı, ağzımızı çalkalamayı, misvakla dişlerimizi temizlemeyi, havluyu tutmayı, yerine asmayı… Bakışlarıyla tarif ederdi. Sonra babam yardım etti ellerimizi yıkarken. Bir sabuna, bir babamın gözlerine gider gelir bakışlarımız ve temizliğin verdiği o rahatlığı hissederiz. Evimize yemeğe gelen yaşlı misafirlere mutlaka sabunlanmış elbezi verilirdi, arkasından da tülbentten el dikişiyle yapılmış durulama bezi. Onların yerinden kalkmaları zor olur, romatizma ağrılarından ayakta kalamazlardı lavabo başında. O ihtiyarlar mis gibi sabun kokarlardı. Kendileri yıkayamasalar da gömleklerini, iç donlarını, pijamalarını, yeleklerini çocukları, torunları yıkar, güneşte dalgalandırarak kurutur ve eski ahşap dolaplarına yerleştirirlerdi.
Ne yeme içmede, ne giyim kuşamda israf diye bir şey söz konusu olabilirdi.
Şimdi diyorum azgın, vahşi ve iştahlı kapitalist bir yemek sektöründe büyüklerimim söylediği o “midenin penceresi” olsa da insanların tıkındıkları, yuttukları, çiğnedikleri görülse, midelere birer pencere açılsa…
Yok, pencere olmasına, pencere açılmasına gerek yok artık: Yediğiniz, içtiğiniz her şey göz önünde. Mayonezini, ketçapını parmağıyla yalayanlar, dudaklarının kenarında kalmış artıkları, dillerini bir balık ustalığıyla dudaklarının kenarlarında çevirenler ve bir taraftan da oturdukları masalarda etrafı gözleyenler…
Büyük alışveriş merkezlerinin orta ve üst katlarında konuşlanmış onlarca yemek satış noktası. Döner, pide, makarna, kompir, sandviç, tost, kahve, envaı çeşit boyalı içecekler… Hangi nefis bu kokular ve görüntüler karşısında ” Aç değilim!” diyebilir ki! İnsanlar günlerce aç kalmış gibi eğiliyor yemeğine. Burası bir yemek cehennemi mi demekten kendimi alamıyorum! Maddi durumu zayıf, geliri kısıtlı ve evi kira olanlar bu mekânlara gelince mecburen mi dişinden tırnağından artırdığını çocuklarına, eşine ikram ediyor? Bu koku içinde, bu insan cümbüşü içinde yememek olmaz mı diyor?
Evet, onlarca tamlama, onlarca deyim söyleyebiliriz bu biyolojik mecburiyetimiz için. Yani açlık karşısında insanlıktan uzaklaştığımız yüzlerce örnek verebiliriz. Ama hiçbiri, karınca kararınca tasarruf etmiş, kazancını bir yerlerde muhafaza etmiş olanların üstüne sırtlanlar ve kargalar gibi atılanlar kadar insanlıktan uzaklaşma noktasının eksi dibine örnek olarak gösterilemez.
Karın tok, kalıp yerinde, sözler, umutlar şahane! Kıyafetler, özel dikilmiş samur kürklerden, saf ipeklerden… Ve yalanlar, vaatler müthiş! Aldanmasın da ne yapsın vatandaş! Sofrasındaki bir dilimi beş dilim, beş giysiyi on giyim, on dönüm tarlayı yüz dönüm yapma vaatleriyle oltaya takılıyor. Şimdi gördüğümüz, mide penceresi değil artık! Görünen ülkenin istiklal ve istikbal penceresidir.
Evin içi afedersiniz midenin içi kirlenmiş hatta asitlenmiştir!
Ama ne hikmetse haramlar kimsenin midesini ve dişini çürütmüyor ve öylesine bir pişkinlik ki parmağıyla mayonezini ve ketçapını yalayan adam veya kadınlar yüz bin kere masum kalıyor onların yanında… Onlar, hep bir yalama ve yağlama peşinde. Bu kadar da karakter aşınması olabilir mi dedirtiyor insana!
Kirletin, pisletin beyler, hanımlar!
Temizlik zamanı gelir elbette!
Çocuğunun ellerini sabunla yıkayan adil, insaflı, temiz, hak hukuk koruyan babalar, dedeler var bu toplumda. Mesele onların gözlerinin açılmasında ve etrafın ne kadar kirletildiğinin farkına varmalarında.
Yoksa koku için de bir numara mı yapıldı, dağılmasın, fark edilmesin, koku hissedilmesin diye!