Röportaj Serisi-59: Konuk = Prof.Dr.Meral Kekeçoğlu (Zooloji)

Mert AKAR akarmert2015@gmail.com

“11 Soru 11 Cevap” röportaj serimin elli dokuzuncu konuğu; Düzce Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Zooloji Anabilim Dalı Başkanı ve Arı ve Arı Ürünleri Uygulama ve Araştırma Merkezi (DAGEM) Müdürü Sayın Prof. Dr. Meral Kekeçoğlu olacaktır. Yoğun akademik, laboratuvar ve saha programına rağmen röportaj teklifimi nazikçe kabul ederek kıymetli zamanını ayırdığı için kendisine içten teşekkürlerimi sunuyorum.
Zoolojinin temel ilkelerini apidoloji, popülasyon genetiği, arı ıslahı ve apiterapi gibi multidisipliner sahalarla birleştiren Sayın Prof. Dr. Meral Kekeçoğlu hocamızın tecrübelerinin, biyolojik bilimler ve sürdürülebilir tarım ile ilgilenen tüm araştırmacılar için son derece ilham verici olacağına inanıyor; hocam, izninizle sorularıma geçiyorum. 1) Sayın Hocam, öncelikle nasılsınız? Akademik yolculuğunuzda genel biyoloji ve entomoloji çatısı altında özel olarak arı biyolojisi alanına yönelmenize vesile olan temel ilgi ve kırılma noktası nasıl başladı? Çok teşekkür ederim, iyiyim. Aslında benim arı biyolojisine yönelişim biraz planlı bir tercihten ziyade, doktora döneminde aldığım bir görevle başladı. Bizim doktora yaptığımız dönemlerde hocalarımız tez konularını belirlerdi. Öğrencilerin de hocasına karşı büyük bir saygısı vardı. Benim hocam da bana, “Türkiye bal arısı biyoçeşitliliğini çalışacaksın” dedi. Ben de hemen konuyla ilgili literatürü taramaya ve Türkiye'nin farklı bölgelerindeki arılıkları gezerek örnek toplamaya başladım.
O dönem kaynaklara ulaşmak bugünkü kadar kolay değildi. Bir taraftan doktora çalışmamı yürütürken bir taraftan yeni evliydim ve Türkiye’yi dolaşıyordum. Bu süreçte hamile olduğumu öğrendim. Kızımı dünyaya getirdikten sonra ERASMUS bursu kazandım. Agricultural University of Athens’te doktora çalışmalarımı sürdürmek üzere Atina’ya gitmeye karar verdiğimde kızım henüz 6 aylıktı.
Benim için asıl kırılma noktası da sanırım buydu. Çünkü o kararı vermek hiç kolay değildi. Ama bugün geriye dönüp baktığımda, eğer o zor kararı verip Atina’ya gitmeseydim, şu anda bulunduğum noktada olur muydum, gerçekten bilmiyorum. O deneyim hem bilimsel anlamda hem de kişisel olarak beni çok geliştirdi.Bu nedenle bugün gençlere hep şunu söylüyorum: Her hedefin bir bedeli vardır. Eğer gerçekten bir hedefiniz varsa, onun için bazı fedakârlıkları göze almanız gerekir. Benim arı biyolojisindeki yolculuğum da biraz böyle başladı.
2) Genetik analizler, morfolojik ölçümler ve saha çalışmaları arasında kurduğunuz dengede, biyoloji disiplininin klasik yaklaşımları ile modern moleküler araçların kesişim noktasını nasıl tanımlıyorsunuz?
Ben bu üç yaklaşımı birbirinin alternatifi olarak değil, birbirini tamamlayan yöntemler olarak görüyorum. Klasik biyolojinin bize kazandırdığı morfolojik gözlem ve ölçümler, türlerin ve popülasyonların fenotipik özelliklerini ve çevreyle ilişkilerini anlamamız açısından hâlâ çok değerli. Saha çalışmaları ise bu özellikleri doğal ortamındaki ekolojik koşullarla birlikte değerlendirmemizi sağlıyor.
Modern moleküler araçlar, özellikle genetik analizler, bu gözlemlerin arkasındaki biyolojik süreçleri daha ayrıntılı biçimde ortaya koymamıza imkân veriyor. Dolayısıyla benim için asıl önemli olan, moleküler veriyi klasik yöntemlerin yerine koymak değil; morfolojik, ekolojik ve genetik verileri aynı araştırma sorusu etrafında bir araya getirmek.
Örneğin bir popülasyonda gözlemlediğimiz morfolojik farklılığın çevresel koşullardan mı, genetik farklılıklardan mı, yoksa bu iki faktörün etkileşiminden mi kaynaklandığını anlamak için bu yöntemlerin birlikte kullanılması gerekiyor. Bu anlamda klasik biyoloji ile modern moleküler biyolojinin kesişim noktasını, doğadaki gözlemi moleküler düzeyde açıklayabilme ve moleküler bulguyu yeniden doğal ortamındaki biyolojik bağlama oturtabilme kapasitesi olarak tanımlıyorum. Bence günümüzde güçlü biyolojik araştırmanın temelinde de tam olarak bu bütüncül yaklaşım yatıyor

3) Türkiye'deki biyoloji eğitiminde ve genel ekolojik farkındalıkta entomolojinin (böcek biliminin) hak ettiği yeri bulduğunu düşünüyor musunuz? Bu algıyı güçlendirmek için ne tür adımlar atılmalı?Aslında entomolojinin Türkiye’de hak ettiği yerde olduğunu düşünmüyorum. Böcekler, ekosistemlerin devamlılığı açısından son derece önemli olmalarına rağmen, toplumda çoğu zaman sadece zararlı ya da insanı rahatsız eden canlılar olarak görülüyor. Oysa tozlaşmadan organik maddenin parçalanmasına, besin zincirlerinden biyolojik mücadeleye kadar ekosistemlerin işleyişinde çok önemli görevleri var.
Bence bu algının değişmesi için öncelikle eğitimin içine daha fazla girmemiz gerekiyor. Çocuklara böcekleri sadece kitaplarda göstermek yerine onları doğada gözlemlemelerini sağlamalıyız. Üniversitelerde de entomolojinin diğer biyoloji disiplinleriyle daha fazla ilişkilendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle arılar ve diğer tozlaştırıcılar üzerinden biyoçeşitlilik, tarım ve gıda güvenliği arasındaki bağlantıyı anlatmak çok etkili olabilir.
Bir de toplum olarak böceklere bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor. Çünkü doğada gördüğümüz her böceği öldürülmesi gereken bir canlı olarak değerlendirirsek, aslında ekosistemin önemli bir parçasına zarar vermiş oluyoruz. Bence entomolojiyi sevdirmek, aslında doğayı ve biyoçeşitliliği sevdirmekle aynı şey. Bunun için bilim insanlarının da okullara, medyaya ve topluma daha fazla ulaşması gerektiğine inanıyorum.
Hamamböceğini evimizde görmek istemeyebiliriz; ancak doğada hamam böcekleri önemli ayrıştırıcılardır. Ölü organik maddeleri parçalayarak besinlerin ekosisteme geri dönmesine katkı sağlarken, aynı zamanda birçok canlı için besin kaynağı oluştururlar.”
4) İklim krizinin omurgasız canlılar üzerindeki adaptif etkilerini incelediğimizde, böcek populasyonlarında mikro evrimsel süreçler ve genetik çeşitlilik daralmaları biyolojik ekosistemler açısından ne tür sinyaller veriyor?İklim krizinin böcekler üzerindeki etkilerini sadece popülasyonların azalması olarak değerlendirmemek gerekiyor. Asıl önemli olan, bu değişimlerin türlerin genetik çeşitliliğini ve çevresel değişimlere uyum kapasitesini nasıl etkilediği. Çünkü bir popülasyonun genetik çeşitliliği ne kadar yüksekse, değişen çevre koşullarına uyum sağlama şansı da o kadar yüksek.
Sıcaklıkların artması, yağış rejimlerinin değişmesi ve çiçeklenme dönemlerinin kayması gibi faktörler böceklerin yaşam döngülerini ve besin kaynaklarını doğrudan etkiliyor. Bu koşullar altında bazı popülasyonlarda hızlı bir mikro evrimsel uyum görebiliriz; ancak popülasyon küçüldükçe genetik çeşitliliğin daralması da söz konusu olabilir. Bu da o türün gelecekteki çevresel değişimlere karşı daha kırılgan hale gelmesi anlamına gelir.
Bence burada bize verilen en önemli mesaj şu: Başta bal arıları olmak üzere böceklerdeki değişimler, ekosistemlerin genel sağlığı için erken uyarı sinyali olarak değerlendirilebilir. Çünkü böcekler besin zincirlerinin, tozlaşmanın ve ekosistem süreçlerinin çok önemli bir parçası. Dolayısıyla onların popülasyonlarında ve genetik yapılarında meydana gelen değişimleri izlemek, aslında ekosistemlerin geleceği hakkında bize önemli bilgiler veriyor. Özellikle arılar açısından baktığımızda, iklim değişikliğinin hem arıların kendisini hem de beslendikleri bitkilerle olan ilişkilerini birlikte değerlendirmek gerekiyor.
5) Bir türe veya ekotipe ait popülasyon yapısını tanımlarken morfotip ölçümler ile genetik dizileme verileri çeliştiğinde, taksonomik kararlarda metodolojik önceliğiniz ne oluyor?Ben böyle bir durumda tek bir yöntemi diğerinin üzerinde mutlak olarak önceliklendirmem. Çünkü morfotipik ölçümler ile genetik veriler aslında popülasyonun farklı özelliklerini ortaya koyuyor. Morfolojik özellikler çevre koşullarından, beslenmeden ve adaptasyondan etkilenebilir. Dolayısıyla morfotipik olarak birbirine benzeyen iki popülasyon genetik olarak farklı olabilir; aynı şekilde genetik olarak yakın popülasyonlar çevresel koşullar nedeniyle morfolojik olarak farklılaşabilir. Bu nedenle böyle bir çelişkiyle karşılaştığımda öncelikle veri setlerinin güvenilirliğini, örnekleme tasarımını ve kullanılan yöntemlerin ayırt ediciliğini değerlendiririm. Daha sonra morfometrik ve moleküler verileri birlikte ele alırım. Taksonomik bir karar vereceksem, özellikle kalıtsal farklılığı ortaya koyması açısından genetik veriye daha fazla ağırlık verebilirim; ancak bunu morfolojik ve ekolojik bulgularla desteklemek gerekir. Benim için en doğru yaklaşım, tek bir yöntemin sonucuna dayanarak karar vermek değil, farklı kanıt kaynaklarının birbirini ne ölçüde desteklediğine bakmaktır. Çünkü bir popülasyonu veya ekotipi tanımlamak, aslında onun hem genetik kimliğini hem de fenotipik özelliklerini birlikte anlamayı gerektirir.
6) Klasik taksonomik yöntemlerin yerini hızla moleküler filogenetiğe bıraktığı bir dönemdeyiz. Bir biyolog gözüyle, saha entomolojisi ve morfolojik analizlerin geçerliliğini koruması neden hayati önem taşıyor?Moleküler filogenetik bugün taksonomi açısından çok güçlü bir araç ve bize canlıların genetik akrabalığı hakkında çok önemli bilgiler sağlıyor. Ama ben klasik taksonomik yöntemlerin ve özellikle saha entomolojisinin önemini hiçbir zaman kaybetmediğini düşünüyorum. Çünkü sahada canlıyı görmek, davranışını gözlemlemek, yaşadığı habitatı ve çevresel koşulları değerlendirmek bize laboratuvarda elde edemeyeceğimiz bir biyolojik bağlam sağlıyor. Morfolojik analizler de bir türün veya popülasyonun fenotipik özelliklerini ortaya koyuyor. Özellikle böceklerde çevreyle olan etkileşim, adaptasyon ve coğrafi farklılaşma morfolojik özelliklere yansıyabiliyor. Bu nedenle sadece DNA dizisine bakarak canlıyı doğadan ve biyolojik bağlamından bağımsız değerlendirmek eksik bir yaklaşım olabilir. Saha entomolojisi bize canlının nerede, nasıl yaşadığını ve çevresiyle nasıl etkileştiğini; morfoloji ise bunun fenotipe nasıl yansıdığını gösteriyor. Bu nedenle ben moleküler yöntemleri klasik taksonominin alternatifi olarak değil, onu tamamlayan çok güçlü bir araç olarak görüyorum. Geleceğin taksonomisi de bence bu farklı kanıtları bir arada değerlendiren bütüncül yaklaşım olmalı. Moleküler yöntemler bize 'genetik olarak kim?' sorusunun cevabını verirken, morfoloji ve saha çalışmaları 'nasıl görünüyor, nerede yaşıyor ve çevresiyle nasıl ilişki kuruyor?' sorularını cevaplıyor. Dolayısıyla geleceğin taksonomisi bence moleküler yöntemlerin klasik yöntemlerin yerini tamamen aldığı bir sistem değil; moleküler, morfolojik, ekolojik ve saha verilerinin birlikte değerlendirildiği bütüncül bir taksonomi olmalı.
7) Anadolu'nun refugium (sığınak) olma niteliği, entomolojik türlerin spesifik genetik izolatlar veya alt türler oluşturma süreçlerini nasıl etkiliyor?Anadolu, biyocoğrafik açıdan gerçekten çok özel bir bölge. Çünkü Avrupa, Asya ve Orta Doğu arasında bir geçiş noktası olmasının yanında, geçmişte yaşanan iklim değişimleri sırasında birçok tür için önemli bir refugium, yani sığınak alanı olmuş. Buzul dönemlerinde iklim koşulları değiştiğinde bazı canlı popülasyonları daha uygun mikrohabitatlarda Anadolu'da varlığını sürdürebilmiş. İklim yeniden elverişli hale geldiğinde ise bu popülasyonlar farklı yönlere yayılmış. Bu süreçte bazı popülasyonlar uzun süre birbirinden izole kaldığı için genetik farklılaşma ortaya çıkmış. Bu farklılaşma bazı durumlarda yerel ekotiplerin, hatta alt türlerin oluşumuna kadar gidebiliyor. Bal arılarında da Anadolu'nun farklı bölgelerinde gördüğümüz morfolojik ve genetik farklılıkların arkasında bu biyocoğrafik süreçlerin önemli bir rolü olduğunu düşünüyoruz. Entomolojik açıdan baktığımızda bu durum çok önemli. Dağ sıraları, vadiler, iklim kuşakları ve farklı habitatlar popülasyonlar arasında gen akışını sınırlandırabiliyor. Nesiller boyunca devam eden bu izolasyon, zaman içerisinde yerel genetik hatların, ekotiplerin ve bazı durumlarda alt tür düzeyindeki farklılıkların oluşmasına katkı sağlayabiliyor. Bunun en güzel örneklerinden biri bal arıları. Anadolu'nun farklı coğrafi bölgelerinde yaşayan bal arısı popülasyonlarında hem morfolojik hem de genetik farklılıklar görebiliyoruz. Bu farklılıklar bize sadece bugünkü popülasyon yapısını değil, aynı zamanda Anadolu'nun geçmişteki iklimsel ve biyocoğrafik süreçlerini de anlatıyor. Dolayısıyla Anadolu, sadece bir geçiş coğrafyası değil; biyolojik çeşitliliğin oluştuğu ve korunduğu çok önemli bir evrimsel merkezdir.

8) Tarımsal ekosistemlerde pestisit kullanımının böcek faunasına ve ekosistem dengesine verdiği tahribatı önlemek adına, biyolojik mücadelede entomolojik araştırmaların sunabileceği en somut çözümler nelerdir?Bence çözüm daha fazla pestisit kullanmak değil, ne zaman ve ne kadar müdahale etmemiz gerektiğini doğru bilmek. Entomolojik araştırmalar bize hangi zararlının ne zaman ekonomik zarar oluşturduğunu ve onun doğal düşmanlarının kimler olduğunu gösteriyor. Böylece rutin ilaçlama yerine izleme ve eşik değerlerine dayalı mücadele yapabiliriz. Bunun yanında feromon tuzakları, biyopestisitler ve doğal düşmanların kullanılması da önemli alternatifler. Özellikle arılar ve diğer tozlaştırıcılar açısından bu çok önemli. Çünkü sağlıklı bir tarımsal ekosistem, sadece zararlıları azaltmakla değil, yararlı böcekleri korumakla mümkün.”
Bence burada temel hedef, pestisit kullanımını tamamen ortadan kaldırmaktan önce, gereksiz ve aşırı pestisit kullanımını azaltmak olmalı. Çünkü bir pestisit sadece hedef zararlıyı değil, aynı ekosistemde bulunan arılar, predatör böcekler, parazitoitler ve diğer faydalı organizmaları da etkileyebiliyor. Entomolojik araştırmaların burada çok somut katkıları var. Öncelikle hangi zararlı türün, hangi dönemde ve hangi yoğunlukta ekonomik zarar oluşturduğunu belirleyebiliriz. Böylece takvime göre rutin ilaçlama yapmak yerine, gerçekten ihtiyaç olduğunda müdahale edebiliriz. İkinci olarak doğal düşmanları, yani zararlılarla beslenen predatör ve parazitoit böcekleri belirleyerek onların popülasyonlarını koruyabilir ve biyolojik mücadelede kullanabiliriz. Bunun yanında feromon tuzakları, biyopestisitler, mikrobiyal ajanlar ve zararlının davranışını hedefleyen yöntemler de pestisit kullanımını azaltabilecek önemli araçlar. 
Özellikle bal arıları açısından bu konu çok önemli. Çünkü tarımsal üretimde verimlilik kadar tozlaştırıcıların ve diğer faydalı böceklerin korunması da ekosistem sürdürülebilirliğinin bir parçası. Dolayısıyla entomolojinin bize sunduğu en önemli çözüm aslında 'daha fazla ilaç kullanmak' değil; zararlıyı doğru tanımak, popülasyonunu izlemek, doğal düşmanlarını korumak ve gerektiğinde en doğru zamanda en düşük müdahaleyi yapmak. Bence sürdürülebilir tarımın temelinde de bu entegre mücadele yaklaşımı yatıyor.

9) Genel biyoloji, entomoloji ve genetiğin harmanlandığı multidisipliner bir çalışma alanında, farklı disiplinlerden gelen araştırmacılarla ortak bir bilimsel dil oluştururken karşılaştığınız en temel zorluklar nelerdir?Genel biyoloji, entomoloji ve genetiğin kesiştiği multidisipliner çalışmalarda karşılaştığımız en temel zorluklardan biri, farklı disiplinlerin aynı probleme farklı pencerelerden bakmasıdır. Her alanın kendine özgü kavramları, yöntemleri ve araştırma öncelikleri var. Bu nedenle ilk aşamada yalnızca bilimsel verileri değil, kullandığımız dili de ortaklaştırmamız gerekiyor. Ben bunu bir zorluk olmanın ötesinde, bilimin en güçlü taraflarından biri olarak görüyorum. Çünkü bir entomoloğun doğadaki gözlemi ile bir genetikçinin moleküler düzeyde elde ettiği veriyi bir araya getirdiğinizde, tek bir disiplinin sağlayamayacağı kadar kapsamlı bir bakış açısı ortaya çıkabiliyor. Önemli olan, herkesin kendi uzmanlığını korurken diğer disiplinlerin bakış açısını anlamaya istekli olması. Özellikle bal arıları ve diğer sosyal böcekler üzerine yapılan çalışmalarda bu disiplinlerarası yaklaşım çok değerli. Bir canlının davranışını, ekolojisini veya biyolojik özelliklerini anlamak için yalnızca sahadaki gözlem yeterli olmayabiliyor; genetik yapıdan çevresel koşullara kadar birçok faktörü birlikte değerlendirmek gerekiyor. Dolayısıyla ortak bilimsel dil, aslında ortak bir merak ve karşılıklı öğrenme süreciyle oluşuyor. Benim için multidisipliner çalışmanın en önemli kazanımı da burada: Farklı alanlardan gelen araştırmacılar bir araya geldiğinde sadece bilgilerini birleştirmiyor, aynı zamanda birbirlerinin sorularını da değiştiriyorlar. Bu da bilimin yeni sorular üretmesini ve daha bütüncül çözümler geliştirmesini sağlıyor.

10) Doğal kaynaklı biyoaktif bileşenlerin (arı ve böcek salgıları, zehirleri vb.) analizi sırasında, biyolojik materyalin saflığını ve işlevselliğini korumak adına laboratuvar ortamında ne tür biyo-analitik standartlar gözetilmeli?Doğal kaynaklı biyoaktif bileşenlerle çalışırken en önemli konu, doğadan elde ettiğimiz materyalin laboratuvara geldiği andan itibaren mümkün olduğunca doğal özelliklerini koruyabilmek ve elde ettiğimiz sonucun gerçekten o biyolojik materyali temsil ettiğinden emin olmaktır. Özellikle arı ve diğer böcek salgıları, zehirleri gibi karmaşık biyolojik materyallerde bu konu çok daha büyük önem taşıyor.
Bu nedenle örneğin doğru tanımlanması, uygun koşullarda toplanması, kontaminasyondan korunması, saklama ve taşıma koşullarının standartlaştırılması temel aşamalardır. Analiz öncesinde örneğin fiziksel ve kimyasal özelliklerinin değişmemesi için sıcaklık, ışık, nem ve saklama süresi gibi faktörlerin kontrol altında tutulması gerekir. Bunun yanında kullanılan laboratuvar malzemelerinin, analiz yöntemlerinin ve cihazların uygun şekilde valide edilmesi de güvenilir sonuç açısından vazgeçilmezdir.
Benim açımdan bir diğer önemli nokta da standardizasyon. Doğal ürünlerde içerik, kaynağa, mevsime, coğrafyaya, tür ve hatta koloninin veya bireyin biyolojik özelliklerine bağlı olarak değişebilir. Dolayısıyla “doğal” olması, her örneğin aynı bileşime sahip olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, bu değişkenliği ortaya koymak ve sonuçları doğru yorumlamak gerekir.
Özellikle arı ürünleri ve böcek kaynaklı biyolojik materyaller üzerinde çalışırken yalnızca tek bir bileşene odaklanmak yerine, mümkün olduğunca materyalin bütünsel biyolojik özelliklerini değerlendirmeyi önemsiyorum. Analitik sonuçların biyolojik aktivite ile ilişkilendirilmesi, uygun kontrollerin kullanılması ve çalışmaların tekrarlanabilir olması bilimsel güvenilirliğin temelini oluşturuyor.
Sonuç olarak burada amaç sadece bir maddenin içinde “ne var?” sorusuna yanıt vermek değil; tespit ettiğimiz bileşenin gerçekten hangi biyolojik özelliğe karşılık geldiğini, bunun hangi koşullarda korunduğunu ve elde edilen sonucun farklı örneklerde tekrarlanabilir olup olmadığını ortaya koymak. Doğal kaynaklı biyolojik materyallerde bilimsel titizliğin temelini de bu yaklaşım oluşturuyor.
11) Son olarak Türkiye'de biyoloji bölümlerini veya entomoloji odaklı lisansüstü programları tercih edecek genç araştırmacı adaylarında aradığınız en temel bilimsel merak ve metodolojik disiplin kriterleri nelerdir?Genç araştırmacılarda ilk aradığım özellik, her şeyden önce gerçek bir bilimsel merak. Biyoloji, sürekli soru sormayı, gözlem yapmayı ve “Neden?” ve “Nasıl?” sorularının peşinden gitmeyi gerektiren bir alan. Doğadaki küçük bir ayrıntıyı fark edip onun nedenini araştırma isteği, benim için çok değerli bir başlangıç noktasıdır. Bunun yanında metodolojik disiplin olmazsa olmaz. İyi bir araştırmacı yalnızca ilginç bir soru sormaz; o soruyu doğru yöntemle test eder, verisini titizlikle toplar, sonuçlarını sorgular ve gerektiğinde kendi hipotezinin yanlış olabileceğini kabul eder. Özellikle laboratuvar ve arazi çalışmalarında dikkat, düzenli kayıt tutma, sabır ve tekrarlanabilirlik konusunda hassasiyet çok önemlidir.
Ancak bilimsel araştırmada başarılı olmak için bunlara bir de azim, kararlılık ve vazgeçmeme duygusunu eklemek gerekir. Bilim her zaman istediğimiz sonucu vermez. Deneyler tekrarlanabilir, hipotezler doğrulanmayabilir, aylar süren çalışmalar beklediğimiz sonucu ortaya koymayabilir. Önemli olan, bunları başarısızlık olarak görüp vazgeçmek yerine, bilimsel sürecin bir parçası olarak değerlendirebilmektir. Genç araştırmacılara özellikle sabırlı ve istikrarlı olmalarını öneriyorum. Bilimde kalıcı sonuçlara ulaşmak çoğu zaman zaman ve emek ister. Bazen bir araştırmanın en önemli kazanımı, elde edilen sonuçtan önce, o sonuca ulaşmaya çalışırken öğrenilenlerdir. Bugün biyoloji ve entomoloji; genetik, moleküler biyoloji, ekoloji, biyoinformatik ve istatistik gibi birçok alanla birlikte ilerliyor. Bu nedenle öğrenmeye açık olmak ve farklı disiplinlerden beslenmek de çok önemli. Ben genç bir araştırmacıda her şeyi bilmesini değil; doğru soruyu sorma cesaretini, bilmediğini öğrenme isteğini ve karşılaştığı zorluklara rağmen yoluna devam etme kararlılığını ararım. Çünkü bilim insanı olma yolunda bilgi kadar merak, sabır, emek, bilimsel dürüstlük ve azim de belirleyicidir.
Gençlere mesajım şu olur: Merak ettiğiniz sorunun peşinden gidin, ilk denemede sonuç alamadığınızda yeniden deneyin ve gerektiğinde yeniden başlayın. Bilim, biraz da vazgeçmemeyi öğrenme yolculuğudur.
12.Yığılca bal arısı ekotipinin tescili ve korunması çalışmanız, yerel gen kaynaklarının tespiti açısından nasıl bir model oluşturdu?
Yığılca bal arısı ekotipinin tescili ve korunması çalışmamız, yerel gen kaynaklarının tespiti ve sürdürülebilir biçimde korunması açısından bütüncül bir model oluşturmuştur. Bu modelin ilk aşamasını, Yığılca yöresindeki bal arısı popülasyonunun bilimsel yöntemlerle incelenmesi ve genetik ve morfolojik özelliklerinin ortaya konulması oluşturmuştur. Yapılan araştırmalar sonucunda Yığılca bal arısının diğer popülasyonlardan ayırt edilebilen özellikleri belirlenmiş ve bu bilimsel veriler, ekotipin yerli bir gen kaynağı olarak tescil edilmesinin temelini oluşturmuştur. 2022 yılında Tarım ve Orman Bakanlığı Irk Tescil Komisyonu tarafından gerçekleştirilen tescil süreciyle birlikte, yörede bulunan ve uzun yıllar boyunca doğal koşullara uyum sağlayarak varlığını sürdüren bu genetik kaynak resmî olarak tanınmıştır. Böylece çalışma, yerel bir biyolojik değerin bilimsel araştırma yoluyla belirlenmesi ve resmî olarak koruma altına alınması konusunda somut bir örnek ortaya koymuştur.
Ancak modelin temel farklılığı, tescili çalışmanın son noktası olarak görmemesidir. Bir gen kaynağının korunabilmesi için yalnızca bilimsel ve hukuki koruma yeterli değildir; o kaynağın bulunduğu bölgede yaşayan insanların da koruma sürecinin aktif bir parçası olması gerekir. Bu nedenle Yığılca bal arısının korunması, yöre halkına ekonomik fayda sağlayacak bir üretim modeliyle ilişkilendirilmiştir. Bu kapsamda “Kovanda Arı, Yığılca’da Hayat Var” projesiyle Yığılca bal arısı, kırsal kalkınmanın bir unsuru haline getirilmiş; özellikle kadınlar ve gençlerin arıcılık faaliyetlerine katılımı desteklenmiş, üretim kapasitesi ve ürün çeşitliliğinin artırılması, katma değeri yüksek arıcılık ürünlerinin geliştirilmesi ve yörede istihdam oluşturulması hedeflenmiştir. Böylece genetik kaynağın korunması ile yerel halkın ekonomik refahı arasında doğrudan bir bağ kurulmuştur. Ortaya çıkan model şu şekilde özetlenebilir:
Yerel gen kaynağının belirlenmesi-bilimsel karakterizasyon-tescil- üretim ve ekonomik değere dönüştürme-yerel halkın sahiplenmesi-doğal popülasyonun korunması-sürdürülebilir kırsal kalkınma. Bu yaklaşımın en önemli yönü, korumayı yalnızca dışarıdan yürütülen bir faaliyet olmaktan çıkararak yöre halkının ekonomik ve sosyal yaşamıyla bütünleştirmesidir. İnsanlar korudukları gen kaynağından gelir elde ettikçe, o kaynağın devamlılığını sağlama konusunda daha güçlü bir sahiplenme oluşmaktadır. Dolayısıyla Yığılca bal arısı çalışması, Türkiye’nin farklı bölgelerinde bulunan ve henüz yeterince tanımlanmamış yerel bitki, hayvan ve diğer doğal gen kaynaklarının değerlendirilmesi için de uygulanabilecek bir model ortaya koymuştur. Öncelikle bilimsel araştırmalarla yerel gen kaynağının belirlenmesi, ardından tescil ve koruma mekanizmalarının oluşturulması ve sonrasında bu kaynağın yöre halkına ekonomik ve sosyal fayda sağlayacak şekilde değerlendirilmesi, hem biyolojik çeşitliliğin korunmasına hem de kırsal kalkınmaya katkı sağlayabilecek sürdürülebilir bir yaklaşım sunmaktadır.
Bu yaklaşım, herhangi bir yerel gen kaynağının korunmasında izlenebilecek önemli bir model oluşturuyor. Burada benim için en önemli noktalardan biri şu: Bir gen kaynağını koruyabilmek için önce onu tanımamız ve bilimsel olarak ortaya koymamız gerekiyor. Yerel popülasyonların özellikleri belirlenmeden, onların korunması ve sürdürülebilir kullanımı konusunda sağlıklı politikalar geliştirmek mümkün değil. Yığılca bal arısı çalışması aynı zamanda yerel gen kaynaklarının yalnızca biyolojik çeşitlilik açısından değil, bölge insanı ve sürdürülebilir tarım açısından da değer taşıdığını gösterdi. Yerel koşullara uyum sağlamış popülasyonlar, bulundukları ekosistemin bir parçası oldukları gibi gelecekte değişen çevre koşullarına uyum açısından da önemli genetik kaynaklar olabilir. Bu nedenle Yığılca örneğini bir “sonuçtan” ziyade bir yaklaşım modeli olarak görüyorum. Türkiye'nin farklı bölgelerinde bulunan yerel arı popülasyonlarının ve diğer hayvansal gen kaynaklarının; morfolojik, genetik, ekolojik ve üretim özellikleri birlikte değerlendirilerek belirlenmesi, kayıt altına alınması ve yerinde korunması gerekiyor. Benim açımdan bu çalışmanın en değerli tarafı, yerel bir değerin bilimsel verilerle görünür hale gelmesi ve gelecek kuşaklara aktarılabilecek bir genetik miras olarak değerlendirilmesidir. Çünkü bir gen kaynağını kaybettiğinizde yalnızca bir popülasyonu değil, milyonlarca yıllık doğal seçilimin oluşturduğu eşsiz bir biyolojik birikimi de kaybetmiş olursunuz.
13.Arı zehri ve propolis gibi ürünlerin standartlaştırılması ve katma değerli ürünlere dönüştürülmesi projelerinizdeki temel bilimsel hedefiniz nedir?
Yıllara göre değişmekle birlikte Türkiye Dünya arıcılık sektöründe 2. Veya 3. Sırada yer almaktadır. Bu sıralama Toplam kovan sayısı ve toplam bal üzerinden değerlendirilmektedr. Ancak kovan başına verim ve bal dışındakii arı ürünlerinin üretim çeşidi ve üretim miktarı çok gerilerdedir. Dünya arıcılık sektöründe çok önemli bir noktada olan Türkiye’nin ürün çeşitliğini arttırması bal dışındaki arı ürünlerini üretebilmesi ve katma değeri yüksek ürünlere dönüştürebilmesi gerekmektedir. Bizim temel hedefimiz, arı zehri ve propolis gibi değerli arı ürünlerini sadece doğal ürünler olarak görmek değil, bilimsel olarak tanımlanmış, standardize edilmiş ve güvenilir katma değerli ürünlere dönüştürmek. Çünkü bu ürünlerin kalitesi ve biyolojik etkisi; arının genetiğinden, coğrafyadan, mevsimden ve üretim koşullarından etkilenebiliyor. Biz öncelikle bu farklılıkları ortaya koyuyor, ürünlerin kimyasal ve biyolojik özelliklerini belirliyoruz. Bunun yanında geliştirdiğimiz bilimsel yöntemlerin arıcılarımızın daha kaliteli ve daha yüksek katma değerli ürünler üretmesine, dolayısıyla gelirlerinin artmasına katkı sağlamasını istiyoruz. Türkiye’nin güçlü arıcılık potansiyelini sadece bal üretimiyle sınırlı tutmayıp, arı zehri, propolis ve diğer arı ürünlerinde de yüksek katma değer üreten bir ülke konumuna taşımayı hedefliyoruz. Kısacası, kovandan çıkan doğal değeri bilimle buluşturup hem arıcımıza hem de Türkiye’nin arıcılık sektörüne kazandırmak istiyoruz.
14.Düzce Üniversitesi ve DAGEM bünyesinde düzenlenen Arı Zehri Üretim Eğitimlerine yalnızca arıcılar ve ilgili bölüm ogrencileri mı katılabiliyor yoksa konuya ilgisi olan her bölümden öğrenci ve araştırmacı kabul ediliyor mu, kursun kapsamı tam olarak neleri içeriyor?
Düzce Üniversitesi ve DAGEM bünyesinde düzenlenen Bal Arısı Zehri Üretim Eğitimleri yalnızca arıcılar veya arıcılık bölümü öğrencileriyle sınırlı değildir. Arı zehri ve diğer arı ürünlerine ilgi duyan, bu alanda kendini geliştirmek isteyen farklı disiplinlerden öğrenciler, araştırmacılar ve sektör temsilcileri de eğitimlere katılabilmektedir. Özellikle ziraat, kimya, biyoloji, tıp ve veterinerlik gibi alanlardan katılımlar yoğun olmaktadır. Kursların temel amacı, bal arısı zehrinin doğru, güvenli, hijyenik, sürdürülebilir ve bilimsel temellere dayalı şekilde üretilmesini öğretmektir. Eğitim kapsamında genel olarak şu konular ele alınmaktadır:
Bal arısı zehrinin biyolojik ve kimyasal özellikleri, Kullanım alanları ve ekonomik değeri, Arı sağlığına zarar vermeden zehir üretim yöntemleri, Zehir üretiminde kullanılan cihaz ve ekipmanlar, Elektroşok yöntemiyle üretim ve hasat süreci, Zehrin doğru şekilde toplanması, kurutulması ve saklanması, Ürün kalitesi ve standardizasyon, Üretim miktarı ve kalitesini etkileyen arıcılık uygulamaları, Besleme, üretim dönemi, mevsim ve üretim zamanı gibi faktörlerin etkileri,  Üretim sırasında arıcı ve arı güvenliği, Apiterapi amacıyla kullanılacak arı ürünlerinde iyi arıcılık uygulamalarının önemi.
Eğitimin ilk günü teorik ikinci gün uygulamalı olarak gerçekleştirilmektedir. Kursiyerlerin hasat sürecinin aşamalarını bizzat deneyimlemeleri hedeflenmekte ve eğitim sırasında hasat cam plakası, üretim cihazı ve gerekli diğer ekipmanlar kullanılarak uygulama yapılmaktadır. DAGEM'in yaklaşımında amaç yalnızca arı zehri üretimini öğretmek değil; arı sağlığını önceliklendiren, ürün kalitesini gözeten ve kontrollü üretim yapılmasını sağlayan bir sistem oluşturmaktır. Bu nedenle eğitimler, arıcılara yeni bir gelir alanı kazandırmanın yanı sıra farklı disiplinlerden öğrencilerin ve araştırmacıların arı ürünleri üzerine bilimsel ve yenilikçi çalışmalar geliştirmelerine de zemin hazırlamaktadır. 
DAGEM, bal arısı zehri konusunda 2017 yılından beri bilimsel çalışmalar yürütmekte ve bu çalışmaların yanı sıra arıcılara yönelik uygulamalı eğitimler düzenlemektedir. Bugüne kadar altı adet Bal Arısı Zehri Üretim Kursu ve 2 adet çalıştay tamamlanmıştır. Eğitimlere Türkiye'nin farklı bölgelerinden ve yurt dışından arıcılar ve arıcı adayları da katılım sağlamıştır. 
  Hocam, değerli vaktinizi ayırdığınız ve sorularıma anlamlı cevaplar vererek gösterdiğiniz ilgi için çok teşekkür ederim. Çalışmalarınızı anladığım kadarıyla büyük bir takdirle takip edeceğim. Sağlık, mutluluk ve başarı dolu bir yaşam diliyor, işlerinizde kolaylıklar temenni ediyor, saygı ve sevgilerimi sunuyorum.