Hükümdar mı Halife mi?

Kazım GERMİYANOĞLU kgermiyanoglu@hotmail.com

                                                        'Ömer, Selman'a sordu: -Ben hükümdar mı yoksa halife miyim?
Selman şöyle cevap verdi: -Eğer Müslüman ülkesinde bir dirhem, yahut az veya   çok vergi alırsan ve bunu kanunsuz bir şekilde kullanırsan sen halife değil, hükümdarsın.
                                                                           Ve Ömer ağladı.'  
                                                                                                                (Taberî, Tarihü'l-Rusul ve'l- Mülûk.)
                  Hükümdar ve Halife.
                   Makam ve unvan belirten bu iki kelime, birbirinden çok ayrı anlamlar ifade etmelerine rağmen, çok defa karıştırılır ve aynı anlamda kullanılır.
                Hükümdar: Hüküm sahibi, şah, padişah.[1]
                 Halife: İslâm dininin başı, lideri, başkanı. Hz. Peygamber'in halifesi, halefi(yerine geçen).[2]
                    Bu tariflerden de anlaşılacağı gibi; genel olarak 'Hükümdar, siyasî otoriteyi, Halife ise, dinî otoriteyi temsil eder'. Halifelik, aynı işlevlere sahip olmasa da Hristiyan dünyasındaki Papalık ile eş anlamlıdır, diyebiliriz. İki kelime de Arapça kökenli olup, Türkçeye geçmiş olan sözcüklerdir.
                Taberî gibi birçok kudretli tarihçi, bu kavramları kullanırken büyük titizlik göstermişlerdir.
                  Peygamberliğinin yanında, bir devlet kurucusu ve yöneticisi de olan Hz. Muhammed (S.A.V), çok sağlam temellere dayanan ve iyi teşkilatlanmış güçlü bir devletin temellerini atmış, tüm Arabistan'a hâkim bir devlet başkanı haline gelmişti. O'nun kurduğu yönetim, Cahiliye dönemi oligarşi yönetiminin aksine hak, hukuk, adalet ve merhamet temelleri üzerinde kurulmuş, kişi hürriyetini ve eşitlik ilkesini esas alan bir Cumhuriyet yönetimiydi. Esasları, tamamen Kur'an-ı Kerim hükümlerine dayalı bir yönetimdi.
                  Ancak böyle olmakla beraber, O'nun vefatı, genç İslâm Devleti'ni idarî bir krizin içine atmıştı. Peygamberimiz, kendisinden sonra yerine geçecek halefin tayini hususunda bir karar vermemiş, ayrıca kritik bir geçici devrede otoriteyi sağlayacak kabile meclisi şeklinde bir mecliste kurmamıştı. Zira meşru halef tayin etme fikri bu devirde Araplara yabancı idi. Araplar sadece kendilerine yol gösterebilecek yeni kabile şefinin seçimi âdetine sahiptiler.[3]
                   Medineliler, Hazrec kabilesinden birisini seçmek istediler. Mekkeliler ise kendilerinden birinin olması taraftarıydılar, ancak aralarında birlik yoktu. Buhran, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Ebû Ubeyde'nin kararlı tutum ve davranışlarıyla atlatıldı. İkna yoluyla, Hz. Ebu Bekir'i Peygamber'in tek halefi olarak Müslümanlara kabul ettirdiler. Ebû Bekir 'halife' yahut ' Peygamber'in vekili' ünvanını aldı. Onun halife seçilmesi, büyük tarihî müessese olan halifeliği başlattı. Seçmenler, bu müessesenin daha sonraki fonksiyonu ve geçireceği evreler hakkında bir fikir sahibi değildi. Onun seçilmesindeki yegâne şart, Peygamber'in mirasını dokunulmadan korumak idi.
                  Hz. Ebubekir'den sonra, Hz. Ömer ve Hz. Osman ve ondan sonra da Hz. Ali, Müslümanların seçimiyle halifelik makamına geldiler. İkinci halife Hz. Ömer ölmeden önce onun yönetiminden memnun olan Müslümanlar, yerine oğlunu halef göstermesini istediler ama Hz. Ömer, yönetimin saltanata dönüşeceği endişesiyle bunu kabul etmedi.
                 İslâm Devleti'ne babadan oğula geçen krallık yani saltanat yönetimini getirenler Ümeyyeoğulları(Emevîler)' dır. Ümeyye'nin torunu ve Muaviye'nin babası Ebû Süfyan, Mekke'nin en ileri gelen şahsiyeti idi ve çok zengindi. Hz. Peygamber'e ve İslâm dinine karşı çok direndi. Muaviye bile, ancak 630 yılında Mekke'nin fethinden sonra Müslüman oldu ve Peygamber kendisini affederek vahiy kâtipliğine getirdi. Hz. Osman halife seçilince, ailenin nüfuzu yeniden canlandı. Haşimîlere ve onların lideri olan Hz. Ali'ye karşı sinsi bir mücadele başladı. Hz. Osman, kuzeni Muaviye'yi Suriye genel valisi olarak Şam'a gönderdi. Muaviye, 656'da Hz. Osman şehit edilince, yerine seçilen Hz. Ali'ye karşı onun kan davacısı olarak, gerçekte ise hilafeti Hz. Ali'den almak için ortaya çıktı. Hilafet otoritesi parçalandı. Hz. Ali'nin şehit edilmesinden sonra halife seçilen büyük oğlu ve Hz. Peygamber'in Hz. Fatıma'dan olan büyük torunu Hz. Hasan, 6 ay sonra hilafetten feragat ederek, bölünmeyi önlemeye çalıştı. Muaviye, halife oldu. Hz. Hasan buna rağmen zehirlenerek şehit edildi. Muaviye'nin yerine geçen Yezid de, 'İslâm'da saltanat yoktur!' diyerek saltanatına karşı çıkan Peygamberimizin yine kızı Fatıma'dan olan küçük torunu Hz. Hüseyin'i Kerbelâ'da 70 taraftarıyla birlikte hunharca katledip şehit ederek Emevîler'in saltanatını sağlamlaştırdı. Araplar arasında birlik ruhu bozulmuş, Muhammed Aleyhisselam zamanında ve ondan sonraki dört halife döneminde güçlü olan dinî ve ahlâkî bağlar zayıflamıştı. Muaviye, devletin birliği ve güçlenmesi için yeni bir temele ihtiyacı olduğunu düşünüyordu. Bunun için İslâm Cumhuriyeti'ni, Arap asîl sınıfına dayanan Arap monarşisine dönüştürmeye başladı. Zayıflamış olan dinî bağın yerine geçen yeni ahlâkî bağ, kabul edilmiş şefe milletinin sadakati üzerine dayanıyordu. Muaviye, Suriyeli bir Hristiyan kâtip kullanıyordu. Hükûmet merkezini güçlü oldukları Suriye'ye (Şam) naklettiler ve saraylar inşa etmeye başladılar. Ancak saraylarını, kendilerini emniyette hissettikleri çöl hududunda inşa ediyorlardı.[4]
             Muaviye ölmeden önce oğlu Yezid'i veliaht tayin etti. Böylece halifeleri seçmek usulü kalktı ve halifelik Muaviye ailesine geçmiş oldu. Ancak, Yezid'in halifeliğini birçok Müslümanlar tanımadılar. Tekrar Müslümanlar arasında karışıklıklar çıktı. Nihayet halife I.Abdülmelik, Irak ve Hicaz'ı itaat altına aldı ve Müslüman ülkelerinde Arapçanın konuşulmasını emretti.[5]
               Özellikle Velid'den sonra gelen hükümdarlar, Arap olmayan Müslümanlara fena davranmaya başladılar. Arapların kendi kanlarından olmayanları eşit tutmamaları, hatta onlara köle gözü ile bakmaları, Türkleri ve İranlıları çok kızdırdı. Zaten Iraklılar, Kerbelâ olayından beri Emevîleri sevmiyorlardı. Bu yüzden yer yer ayaklanmalar oldu. Emevîleri takip eden hânedanlar devrinde yetişmiş olan tarihçiler, Muaviye ve haleflerinin saltanatları için halifelik ünvanını kullanmazlar. Hz. Ali'nin hilâfetinden sonra Muaviye ve diğer Emevîler'in hükümdarlıklarından bahsederler. Yalnız II. Ömer (Abdülaziz)'e (717-720) halife ünvanını verirler. Halifelik ancak Abbasî hanedanının 750 yılında iktidara geçmesi ile yeniden kurulur.[6]
               Artık, cumhuriyetten saltanata geçiş sağlanmış ve İslâm Cumhuriyeti'nden İmparatorluk
olarak bahsedilmeye başlanmıştı. Sonra gelen halifeler zamanında karışıklıklar daha da arttı, birliği sağlayamadılar. Nihayet, Emevî ailesinden Mervan tahta geçer. Mervan'dan; yaşlı, kurnaz, hain ve muhteris bir adamdı, diye söz eder tarihçiler. Sonraki Emevî hükümdarları da onun neslinden gelmişlerdir. Nihayet, Abdülmelik ve oğlu Velid zamanlarında imparatorluğun birliği kuruldu. Bunun için akıl almayacak derecede kan döküldü. Saltanata karşı çıkanlar ve taraftarları ortadan kaldırıldı. Emevî komutanlarından Haccac, bütün doğu eyaletlerinin başında, çok kan dökerek birliği sağladı. Anne tarafından Hz. Ömer'in torunu olan II. Ömer bin Abdülaziz, İlk Dört Halife gibi bir hayat yaşayıp, onların prensiplerini uygulayarak İslâm'ın kaynaklarına dönmek istedi. Fakat saltanata alışmış kendi hanedanı tarafından zehirlendi.[7]
                 Emevîler, bir Arap siyaseti güttüler. Onun için tarihçiler bu devlete 'İslâm Devleti' yerine bazen 'Arap Devleti' derler.[8] Emevîler'in cemiyeti, bir milletten daha çok, kan bağı ile birbirlerine bağlı sosyal bir sınıf olarak teşekkül etmiş olan Arapların hâkimiyetine dayanıyordu. Emevîler, Müslüman olan diğer kavimlere ikinci sınıf vatandaş muamelesi yaptılar ki, İslâm'ın temellerine aykırı idi. Bu yüzden, doğuda İranlılar ve Türkler, büyük memnuniyetsizlik gösterdiler. Büyük ihtilaller çıktı. [9]
                 Kaynaklarda Emevîler'den, İslâm tarihinde hilafet makamını ele geçirmiş bir hanedan olarak bahsedilir. Emevîler, hilafeti saltanata dönüştürdüler ve bunu kendi hanedanlarına münhasır kıldılar. Emevî siyasetinden memnun olmayan Mevalî ( Arap olmayan Müslüman halk), Abbasîlerle işbirliği yapmış ve nihayet Ebû Müslim'in büyük gayreti ve mahareti sayesinde Abbasî ihtilali tam bir başarıya ulaşmıştır.[10]
 [1]Ferit Devellioğlu, Osmanlıca- Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Shf. 464
[2]Yeni Türk Ansiklopedisi, Ötüken Neşriyat, İst. 1985, C. 3, shf. 1194.
[3]Tarihte Araplar, B. Lewis, Çev. H.D.Yıldız, Edebiyat Fak. Basımevi, İst. 1979, shf.57
[4] Tarihte Araplar, B.Lewis, Çev: H.D. Yıldız, İ.Ü.Edebiyat Fak.Basımevi, İst.1979, shf.76-77.
[5] Tarih Ansiklopedisi, M. Çağatay Uluçay, Bateş yy,İst. 1979, Shf. 126.
[6]Tarihte Araplar, B.Lewis, Çev: H.D. Yıldız, İ.Ü.Edebiyat Fak.Basımevi, İst.1979, shf.75-76
[7] Yeni Türk Ansiklopedisi, Ötüken Neşriyat, İst. 1985, C:2, shf:799-800.
[8] Yeni Türk Ansiklopedisi, Ötüken Neşriyat, İst. 1985, C:2, shf:800
[9]Tarihte Araplar, B.Lewis, Çev: H.D. Yıldız, İ.Ü.Edebiyat Fak.Basımevi, İst.1979, shf.79.
[10] Genel Kültür Ansiklopedisi, Tercüman g. matbaası, İst. 1984, C.2, shf.460-461.