Özbekistan'da Torbamda Kalanlar 3

Gülruh DEMİREL gulruhdemirel123@gmail.com

HOŞÇA KAL ÖZBEKİSTAN… 

Semerkant’ta “ayol” bir kadını anlatıyor; Türkiye’de ise “Ayol!” deyince sohbetin tadı başlıyor. Ben de “ayol”larla başlayan sözlerle, tarih kokan bu kadim şehirlerde yaşadığım güzellikleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Özbekistan’da gülümseyen yüzler, samimi insanlar ve Türkçe-İngilizce karışık kurduğumuz iletişimle bir şekilde ortak bir noktada buluştuk. Pamuk üretiminin fazla olduğu ülkede giysiler de hem rahat hem uygun fiyatlıydı. Biz hanımların ise her yerde gözü kulağı ya giyside ya tava-tencerede! Gözüme ilişen çukur bir kabı görür görmez, “İşte aradığım kapama tası!” dedim. Eve dönüşte bavulumdan çıkarana kadar herkese, “Bakalım kendime ne hediye aldım?” diye sordum. Elbise, terlik, takı gibi cevapların hiçbiri doğru çıkmadı. Çukur kabı görünce yükselen “Aaa!” sesleri ise Özbekistan’dan kalan, her kapama yaptığımda bizleri gülümsetecek bir hediyeydi. 

Buhara’da attığımız her adımda geçmişin izleriyle karşılaştık. Ark Kalesi’nin surları, Poyi Kalon’un Kalon Minaresi, Kalon Camii ve Mir-i Arab Medresesi’nin ihtişamı beni büyüledi. Labi Havuz’da tarihî yapıların arasında oturup Özbek pilavımızı yemek ise ayrı bir keyifti. Çar Minar ve Uluğ Bey Medresesi de Buhara’nın geçmişten bugüne taşıdığı güzellikler arasındaydı.

 Gezimizin en anlamlı duraklarından biri İmam Buhârî Külliyesi oldu. Büyük hadis âlimi İmam Buhârî’nin kabri başında tarihin ve maneviyatın derinliğini hissettim. Külliyede Türkiye’nin katkısının bulunduğunu ve bazı bölümlerde Türkiye’den getirilen doğal taşların kullanıldığını öğrenmek ayrıca gurur verdi. Hafızın güzel sesiyle Kur’an-ı Kerim’i dinlemek de unutamayacağım anlardan biri oldu

. Halkın yaşamı bana yer yer 1970’li ve 1980’li yılların Türkiye’sini hatırlattı. Avlulu evler, sedirlerde yapılan sohbetler, geceleri canlanan sokaklar, el sanatları, porselenler ve işlemeli giysiler geçmişle bugün arasında güzel bir köprü oluşturuyordu. Halı dokumacılığındaki emek ve desenler de göz kamaştırıyordu. Yemekler de yolculuğumuzun unutulmaz bir parçasıydı. Et ağırlıklı sofralar, etli çorbalar, çorba kasesinde sunulan açık çay ve kişnişli ayran farklı lezzetlerdi. Kahvaltıda ise peynir ve zeytini aradığımız anlar oldu. 

Türkiye’ye dönerken uçakta Özbek yemeklerinin güzelliğinden söz ederken, bir yandan da kendi mutfağımızın zeytinyağlı yemeklerini  özlediğimizi fark ettik. “İşte tam o sırada sevgili kardeşim Profesör Dr. Ayşe İlker’in armağan ettiği İnce Düşünceler Ülkesi ‘Mutfak’ kitabı elimdeydi.” Yol boyunca okudukça kendimi adeta onun mutfağında hissettim. Kabak dolmalarını, kuru fasulyeleri okurken biraz özlemimiz, Gördeslimin satırlarından da olsa dindi. 

İşte böyle, Semerkant’ın görkemli meydanlarından Buhara’nın tarihî sokaklarına uzanan yolculuğumda; medreseleri, camileri, kaleleri, çarşıları ve kadim şehirleriyle geçmişin izlerini gördüm. İnsanlarını tanıdım, sofralarına konuk oldum, günlük yaşamlarına tanıklık ettim. Torbamı hediyelerden çok güzel anılarla doldurarak Türkiye’me döndüm. 

Hoşça kal Özbekistan…