Tamamlanmak İsteyen İnsan
İnsan hakikati mi arıyor, yoksa belirsizlikten kurtulmayı mı?
İnsan sürekli bir tamamlanmışlık hissi içinde hareket eder. Bir şey yaşamıştır, anlamlandırmak ister. Bir düşünce aklına gelmiştir, sonuna kadar götürmek ister. Bir soru sormuştur, cevap arar. Bir adres arıyorsa bulmak ister. Bir ilişkinin neden bittiğini anlamaya çalışır.
Bir insanın kendisine neden öyle davrandığını çözmek ister. Bir kitabı okur, sonunu merak eder. Bir olay yaşar, “Neden oldu?” diye sorar. Çünkü insanın içinde tuhaf bir ihtiyaç vardır. Yarım kalan şeyi tamamlamak…
Ama acaba bu yalnızca psikolojik bir alışkanlık mıdır? Yoksa insan zihninin çalışma biçiminde daha derin bir şey mi vardır? Yarım kalan neden zihnimizi meşgul eder?
1927 yılında Sovyet psikolog Bluma Zeigarnik, tamamlanmamış ve tamamlanmış görevlerin hafızadaki yerini araştırdı.
Deneklere çeşitli görevler verildi; bazıları tamamlanmadan kesildi, bazıları ise tamamlandı. Zeigarnik'in çalışmasında kesilen görevlerin hatırlanmasında belirgin bir avantaj görüldü; özgün çalışmada yetişkinlerde yaklaşık %90'lık bir fark raporlandı.
Bu daha sonra Zeigarnik etkisi olarak anıldı. Fakat burada çok daha önemli bir şey var. İnsan zihni yarım kalmış bir işi yalnızca hatırlamıyor. Onu zihinsel olarak taşımaya devam ediyor.
Bir ilişki bitiyor ama “neden?” sorusu cevaplanmamışsa ilişki zihinde devam ediyor. Zihin oraya dönüyor. Demek ki bazen olay bitiyor ama zihinsel süreç bitmiyor.
İnsan bazen olayın içine değil, tamamlanmamış anlamın içine düşer. Bir insanın başına kötü bir olay gelebilir. Olay biter. Ama insanın zihninde şu sorular kalır:
“Bana bunu neden yaptı?” , “Ben neden böyle davrandım?”, “Başka türlü olsaydı ne olurdu?”
“Acaba geri döner mi?” ,“Acaba hata bende miydi?”, “Gerçekten haklı mıydım?”
Bu soruların her biri zihnin bir kapısını açık bırakır. Ve insan kapıyı kapatmak ister.
İşte burada psikolojinin başka bir kavramı devreye girer; bilişsel kapanma ihtiyacı…
Kruglanski ve Webster'ın çalışmalarında bu, bir mesele hakkında belirli ve kesin bir bilgiye ulaşma arzusu ve belirsizliği kapatma eğilimi olarak ele alınır. Bu ihtiyaç yükseldiğinde insanın “seize and freze (ele geçir ve dondur)” denilen bir eğilime girebildiği; yani erken bir açıklamayı yakalayıp sonra ona tutunabildiği gösterilmiştir.
İnsan bazen doğru cevabı bulduğu için rahatlamaz; bir cevap bulduğu için rahatlar.
Bu yüzden hakikat ile rahatlatıcı cevap aynı şey değildir. Bir insan bir inanca yönelir. “Gerçeği buldum.” der. Bir başkası aynı meseleye bakar ve tamamen farklı bir sonuca ulaşır. O da: “Gerçeği buldum.” der.
Peki ikisi de aynı anda nasıl “gerçeği” bulmuş olabilir?
Burada “herkesin doğrusu doğrudur” demek istemiyorum. Gerçeklik ile gerçeklik hakkındaki algımızı birbirinden ayırmak zorundayız. Dışarıda bir gerçeklik olabilir. Ama insan o gerçekliğe doğrudan ulaşmaz.
Onu; diliyle, kültürüyle, eğitimiyle, geçmiş deneyimleriyle, ailesiyle, okuduklarıyla, arkadaşlarıyla, inançlarıyla, korkularıyla ve sahip olduğu bilgiyle anlamlandırır.
Dolayısıyla insanın zihnindeki gerçeklik ile gerçekliğin kendisi aynı şey olmayabilir.
Kant'ın felsefesi burada çok önemli bir kapı açar. İnsan dünyayı zihninden bağımsız, hiçbir aracısızlık olmadan deneyimleyen bir varlık değildir.
Fakat modern bilim bize bir başka uyarı getiriyor. Kendi yorumumuzu gerçekliğin kendisi sanmamamız gerekir. Çünkü insan kendi cevabına âşık olabilir
İşte insan burada bazen hakikati değil, kendi zihinsel bütünlüğünü korumayı seçebilir.
Çünkü insanın problemi yalnızca yanlış düşünmek değildir. Yanlış düşündüğünü fark edemeyecek kadar düşüncesini tamamlanmış kabul etmesidir.
Bilgisizlik yalnızca bilmediğini bilmemek değildir. Bazen insanın asıl problemi, bilmediği şeyi bildiğini zannetmesidir.
Peki insan hiç tamamlanmamalı mı?
Hayır! Burada çok ince bir ayrım var. İnsan tamamlanmışlık hissine ihtiyaç duyar.
Bir işi bitirmek gerekir. Bir kararı vermek gerekir. Bir ilişkiyi kapatmak gerekir. Bir soruya geçici de olsa cevap vermek gerekir. Yoksa insan sürekli belirsizliğin içinde yaşayamaz.
Fakat mesele şudur; geçici tamamlanmışlığı mutlak tamamlanmışlık zannetmemek…
Belki insan için en sağlıklı zihinsel durum: “Şimdilik buradayım.” diyebilmektir.
Bu, ne kararsızlıktır ne de bilgisizlik… Bu, epistemik tevazudur.
Yani “Bildiğim kadarını biliyorum.” “Gördüğüm kadarını görüyorum.” “Şu anda böyle düşünüyorum.” “Ama yeni bir bilgi gelirse düşüncemi değiştirebilirim.”
Bir insan “Bilmiyorum.” diyebildiği anda yeni bir öğrenme alanı açar. “Yanılmış olabilirim.” dediği anda düşüncesini yeniden kurabilir. “Henüz karar vermedim.” dediği anda başka ihtimallere yer açar. Ve belki de insanın entelektüel olgunluğu tam burada başlar; belirsizliğe dayanabilme kapasitesinde…
O halde insanın amacı tamamlanmak değil, tamamlanırken kendini yeniden açabilmektir
Belki de insanı şöyle tanımlamalıyız: İnsan, eksikliklerini tamamlamaya çalışan fakat her tamamlanmanın ardından yeni bir eksiklik keşfeden varlıktır.
Belki de “gerçeği buldum” cümlesinin yerine başka bir cümle koymalıyız. “Gerçeği arıyorum ve şu anda ona dair böyle bir anlayışa sahibim.”
Bence insanı özgürleştiren cümle budur. Çünkü hakikat arayışını bitirmez. Ama insanı hakikatin sahibi olma iddiasından kurtarır. Ve belki de insanlığın en büyük problemi, insanların farklı gerçekliklere sahip olması değil; kendi gerçekliklerini tamamlanmış ve değişmez kabul etmeleridir.
Bir insanın düşüncesi değişebilir. Çünkü insan değişir. Bilgisi değişir. Çevresi değişir. Deneyimleri değişir. Beyni değişir. Soruları değişir. Ve belki de en önemlisi, anlam verme biçimi değişir.
Bütün bunları düşündüğümüzde insan olmanın en temel gayesi belki de “tamamlanmak” değildir. Süreç içerisinde hareket etmektir. Tamamlanmışlık hissini yaşamak ama ona esir olmamak…
Bir cevap bulmak ama cevabı putlaştırmamak… Bir düşünceye sahip olmak ama düşüncenin sahibi tarafından esir alınmamak… Bir inanca sahip olmak ama inancı sorgulama hakkını kaybetmemek… Bir hakikate yaklaşmak ama onu bütünüyle ele geçirdiğini düşünmemek… Belki insanın en yüce hali budur. Çünkü insanın önünde iki yol vardır. Ya belirsizlikten korkup erken bir cevaba sarılacağız… Ya da belirsizliği taşıyabilecek kadar büyüyüp düşünmeye devam edeceğiz.
Birincisi bize huzur verebilir. İkincisi ise bizi geliştirebilir. Ve belki de insanın gerçek özgürlüğü şurada başlar: “Bilmiyorum.” Ama hemen arkasından şu cümleyi söyleyebildiğinde: “Öyleyse öğrenmeye devam edeceğim.”
Hayat, tamamlanacak bir bulmaca değil; yaşanırken sürekli yeniden anlamlandırılan bir süreçtir. Belki de insanın görevi son noktayı koymak değil, nokta koyduğu her yerde yeni bir cümleye başlayabilmektir.