Merhametin İnfazı
Kahramanmaraş’ın bağrından yükselen o feryat, sadece bir şehrin sokaklarını değil; insan olmanın onurunu, vicdanın o eski, nostaljik kokusunu ve ruhumuzun henüz kirlenmemiş son köşelerini de yerle bir etti.
Bir öğrenci, on can...
On gelecek, on gülüş, on anne duası. Bu sadece bir haber, bir asayiş vakası ya da bir istatistik değil. Bu, insanlığın kendi "yürek mülkiyetinden" feragat edişinin, duyguyu ve içtenliği bir çöp yığınına fırlatıp atışının kanlı bir vesikasıdır.
Soruyorum size!
Biz ne ara bu kadar "yabancı" olduk? Ne ara kendi türümüze, kendi evladımıza, kendi geleceğimize karşı bu denli sağırlaştık?
Bir gece var şimdi önümüzde; karanlıkla sarmalanmış, Kahramanmaraş’ın kış ayazından daha soğuk bir gece. Yıldızlar bile suskun. O gece, yalnızlık bir dost gibi değil, bir cellat gibi oturuyor başucumuzda. On öğrencinin sessizliği, sokaklarda yankılanan bir "sessizlik senfonisine" dönüştü.
İnsan, çoğu zaman yalnızlıkla baş başa kaldığında içindeki sessiz çığlıkları duymaya başlar deriz ya; o on çocuğun çığlığı artık hepimizin içindeki o derin boşlukta yankılanıyor.
O rüzgârda, kaybedilen hayallerin yankıları dolaşır. Her bir hayal, bir zamanlar parlayan bir yıldızdı; şimdi ise sönmüş, gökyüzünde kaybolmuştur.
Niçin bu kadar yalnızız? Niçin kelimeler, içimizdeki bu devasa boşluğu, bu insanlık kırımını anlatamıyor?
Kahramanmaraş’ta sıkılan her kurşun, aslında modern insanın birbirine olan güvenine, sevgisine ve o kadim "merhamet" duygusuna sıkıldı. Biz, birer birer insanlığımızı kaybederken, geride sadece "yalnız sözler" bıraktık.
İçimizde bir özlem var; kaybettiğimiz her şeyi, her anı, her gülümsemeyi yeniden yaşamak istiyoruz. Ama zaman, bir hayalet gibi geçip giderken bizden çok şeyi de alıp götürüyor. Varlığın sınırında duruyoruz şimdi. Bir an var, zamanın ve mekânın ötesine geçen bir sessizlikte; varlık ve yokluk arasında ince bir çizgide...
O öğrencinin elindeki o karanlık güç, sadece hayatları bitirmedi; bizim "insan kalabilme" iddiamızı da bitirdi.
Maddi dünyanın kıyısında, anlam arayışı içinde çırpınan modern insan, her adımında biraz daha yabancılaşıyor. Kendi içindeki boşluğu ve eksikliği görerek dünyadan uzaklaşan ruhlar, artık birer "yabancı" haline geldi. Camus’un o meşhur yabancısı, bugün Maraş’ın bir okul koridorunda, elinde bir silahla karşımıza çıkıyor. Dünya ile bağ kuramayan, sevgiyi tatmamış, onuru yalnızlıkta değil de yıkımda arayan bir gariplik bu.
Hayat bazen bizi zorlu bir noktaya getirir. Onurlu bir insan, huzurunu kaybetmemek için yalnız kalmayı göze alır. Ama bugünün dünyası, yalnızlığı bir "canavara" dönüştürüyor. İnsanlar kalabalıklar içinde kaybolurken, içlerindeki o "sessiz kahramanı" öldürüp yerine birer nefret objesi yerleştiriyorlar. Oysa onurlu bir yalnızlık, insanın kendi doğrularına sadık kalmasıydı.
Biz ne ara bu "onurlu yalnızlığı", başkalarının canına kastederek dindirilen bir cinnet haline getirdik?
Yeryüzü, artık bizim için bir tür aşağılık mekân mı oldu?
Gökyüzü, dar bir tavan gibi başımızı mı sarıyor?
Evet, ruhumuz doğal olmayan bir hâlde sıkışıp kaldı. Bu dünyada hissedilen yalnızlık, varoluşun o ağır baskısıdır artık. On öğrencinin kanı toprağa karışırken, biz sosyal medya ekranlarının başında sadece birer "izleyici" olarak kaldık. Duyguyu, içtenliği, "senin acın benim acımdır" diyen o nostaljik samimiyeti teknolojiye ve hıza kurban verdik.
Sessizlik, bazen en güzel müziktir derler. Ama Maraş’tan gelen bu sessizlik, ruhu tırmalayan, vicdanı kanatan bir çığlık. Bu sessizlikte bir "senfoni" yok; bu sessizlikte insanlığın iflası var. Her gözyaşı bir hikâye anlatır; ama bu on hikâye, sonu gelmeden yırtılıp atılan kitaplar gibi... Biz, içimizdeki bu boşluğu dolduramadığımız sürece, daha çok yabancılaşacağız birbirimize.
Şimdi oturup sorgulama vaktidir.
Niçin buradayız? Hayatın anlamı nedir?
Ve daha önemlisi: Biz nasıl bu kadar "duygusuz" birer makineye dönüştük?
Bir çocuğun elinin kalem tutması gerekirken, o elin ölümü kusması, hepimizin ortak günahıdır. Toplumun, ailenin, eğitimin ve en çok da kaybolan o "kadim insanlık" mirasının bir iflasıdır bu.
Yalnızlık ve gariplik, artık bizim için bir değer kazanmalı. Ama yıkıcı değil, yapıcı bir gurbetin içinde aramalıyız kendimizi. Farklı bir dünyanın adımlarını atmak zorundayız. Aksi takdirde, her gün bir parça daha eksileceğiz. Maraş’ta ölen o on can, aslında bizim kurumuş yüreklerimize sıkılan birer gözyaşı damlası olmalı.
Eğer bugün bu yazıyı okurken boğazınız düğümlenmiyorsa, eğer o eski nostaljik "insan severlik" damarınız sızlamıyorsa, biliniz ki biz çoktan ölmüşüz. Sadece gömülmeyi bekliyoruz. İnsanlığı, o içtenliği ve yüreği yeniden bulmak için, önce içimizdeki o karanlık yabancıyla yüzleşmeli ve merhameti yeniden tahtına oturtmalıyız.
Çünkü dünya, çocukların gülüşü bittiğinde, yaşanacak bir yer olmaktan çıkar. Ve o on çocuk, şimdi cennetin en güzel köşesinde, bize "Neden?" diye soruyor.
Cevabımız var mı?