Millî Edebiyat, Millî Şuur, Millî Takım
Lisede edebiyat dersi almış olan herkes az çok bilir, edebiyat tarihimizde kabaca yirminci yüzyıl başları olarak tarif edebileceğimiz bir zaman diliminde “Millî Edebiyat” adı verilen bir dönem ve bir edebî ekol vardır. Bu edebî hareket, aynı zamanda dağılan bir imparatorluğun küllerinden Misakımillî anlayışıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni dirilten bir ruh ve şuurun mayasıdır.
Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde ise “yerli ve millî” edebiyatı dilimize pelesenk olup gitti. Her ne kadar “Türk” lafzından çok hazzetmesek de söze gelince her şeyin “yerli ve millî” olanına itibar ettik. Her ne kadar çoğu zaman “millî” kelimesini doğru yazamasak da nutuk atarken efsunlu bir sıfat olarak kullandığımız “yerli ve millî” şeklindeki bağlama öbeğini her üç cümleden birinin içine mutlaka yerleştirdik. Ancak tekil örneklerde çokça ve sıkça öne çıkarmaya gayret ettiğimiz “yerli ve millî” olma kaygımızı bütüncül işleyişte yine çokça ve sıkça ihmal ettik.
Malum, günün konusu futbol!
Fanatik futbol taraftarlığını ve düzenli maç seyretme alışkanlığını yıllar öncesinde bırakmış biri olarak ayda yılda bir futbol maçlarının izlendiği ortamlarda bulunurum. Bir taraftan Metin, Ali, Feyyaz üçlüsünü hayal meyal hatırlarken bir taraftan da Sergen Yalçın’ı, Hami Mandıralı’yı, Ali Tandoğan’ı, Rüştü Reçber’i filan bilirim. Ancak son zamanların futbolcularını neredeyse hiç tanımam. Bütün bunlara rağmen hasbelkader Türk futbol takımlarının maçlarının izlendiği ortamlarda kaldığımda her seferinde büyük bir ızdırap duyarım. Zira çocukluk ve ilk gençlik dönemlerimden sonra dilimize pelesenk olup giden “yerli ve millî” nakaratına rağmen Türk futbolunda Türk milletine ve Anadolu coğrafyasına ait çok bir şey bırakılmadığını her defasında yeniden müşahede ederim. Bu müşahedeler her defasında benim için yitik bir çocukluk ve gençlik çağının hasretini veya daha büyük ölçekte bir kimlik bunalımının somut bir görünümünü açığa çıkarır.
- Biz “1. Lig” diye bilirdik lakin Türkiye’de en iyi ve en üst seviyedeki takımların mücadele ettiği en üstteki kümenin adı artık “Süper Lig” olmuş. Süper benzin, süpermarket, süperstar gibi söz kalıpları içinde genel kitleye yayılan bu “süper” kelimesi; dil ve medeniyet tarihimizdeki mükemmel, muhteşem, şahane, müthiş, olağanüstü, muazzam, harika, harikulade, fevkalade gibi sözler etrafında oluşan anlam ve kullanım farklılıklarının katili olduğu gibi futbolumuzun “yerli ve millî” ruhuna da ilk ölümcül darbelerden birini indirmiş. Âdeta zihniyet dönüşümünün ve/veya millî olandan uzaklaşmanın göze çarpan ilk göstergesi…
- O zamanlar stadyumlarımızın isimleri Atatürk’tü, İnönü’ydü, Şükrü Saraçoğlu’ydu, Ali Sami Yen’di, Hüseyin Avni Aker’di, 19 Mayıs’tı… Şimdi bu spor tesislerinin isimlerinde de Türk’e, Türkçeye, Anadolu veya Türkistan’a dair pek bir iz kalmamış. Büyük ve/veya küresel şirketlerin reklam aracı hâline getirilen stadyum isimleri, bir taraftan da anlaşılmaz bir şekilde belediyelerin park ve bahçeler müdürlüklerinin izlerini taşıyor gibi…
- Hatırlıyorum… Türk futbol takımlarının oynatabileceği yabancı futbolcu sayısı, uzun yıllar boyunca 3’ten ibaret kaldı. Sonradan dördüncü yabancı oyuncunun kulübede bulunmasına da cevaz verilmişti. Güncel durumu pek takip etmediğim için yapay zekâya sordum: Şu anda futbol kulüpleri on dört (14) yabancı futbolcu alabiliyormuş ve bu on dört yabancı futbolcudan on bir tanesini aynı anda aynı maç kadrosunda oynatmak mümkünmüş. Yabancı oyuncu sayısındaki güncel sınırı tam olarak öğrenebilmek için her ne kadar yapay zekâya başvurmuş olsam da herhangi bir ekranda gözüme çarpan herhangi bir futbol müsabakasında orta hâlli Anadolu takımlarının dahi neredeyse tamamen yabancı oyunculardan oluşan kadrolarla sahaya çıktıklarını ve vatandaşlarımızın da bunları Türk takımı kabul ederek maçlarını heyecanla izlediklerini defalarca gördüm, yaşadım, bildim. Fakat anlamadım, anlayamadım!
- O zamanlar… Anadolu kulüplerinin altyapılarından müthiş futbolcular yetişirdi. Bu futbolculardan bazıları kulüplerinin A takımlarında kendilerini gösterdikten ve tecrübe kazandıktan sonra büyük kulüplere ve hatta yurt dışına transfer olurlardı. Evet, yine altyapıdan yetişen yıldız futbolcularımız var. Ancak tehlike şu ki artık bu futbolcuların yabancı enflasyonuyla oluşturulan takım kadrolarında kariyerlerinin erken dönemlerinde yer bularak kendilerini geliştirmeleri ve bu sayede tecrübe kazanarak kariyer basamaklarını tırmanmaları neredeyse imkânsız hâle gelmiş. Zira Türk futbolu “Millî Edebiyat Dönemi”nin çok çok öncesini, âdeta “Tanzimat Dönemi”ni yaşıyor gibi. Malumdur ki “Tanzimat Dönemi”nin alametifarikalarından biri yabancı (Batı) hayranlığıdır. Kısacası “yerli ve millî” edebiyatının dilimize pelesenk olduğu bir zamanda -bilerek veya bilmeyerek- kendi evlatlarımızın profesyonel seviyede top oynama imkânlarını kısıtlayabildiğimiz kadar kısıtlamışız. Üstelik, “millî” olmanın her şeyden önce bir şuur meselesi olduğunu göz ardı etmişiz.
Millî Futbol Takımı’mızın yirmi dört yıl aradan sonra katılabildiği 2026 Dünya Kupası’na Avustralya ve Paraguay’a yenilerek ilk iki maç sonunda kesin olarak veda etmesinin altında her şeyden önce işte bu millî şuur meselesi vardır. Türk Millî Futbol Takımı’nı İtalyan bir teknik direktörün çalıştırmasını da böyle bir durumun “yerli ve millî” edebiyatı içinde yadırganmadan kabul edilip uygulanmasını da hakikaten anlamıyorum, anlayamıyorum! Ağızları dualı, elleri bozkurtlu oyuncularımız var lakin ülkemizden yetişip millî takım emanetimizi omuzlayacak bir hocamız yok, öyle mi? Korkarım ki ileride millî takımlarda da on dört yabancı oyuncu oynatma yoluna gidilebilir.
Futbolu daha yakından takip edenler, Dünya Kupası’nda yaşanan hayal kırıklığının daha görünür seviyedeki başka sebeplerini de sıralıyorlar: oyuncu tercihleri ve oyun stratejisindeki hatalı kararlar, oyuncuların tam kapasitelerini ortaya koymamaları, son vuruşlarda etkili olunamaması, federasyon yönetiminin popülist eylem ve söylemleri, siyasi etkiler… Bütün bu etkenler ülkemizdeki 86 milyon futbol uzmanı tarafından zaten hararetle değerlendiriliyor.
Ben ise özellikle teknik konulara çok vâkıf olmadığım için bu hararetli değerlendirmeleri ehline havale etmekle yetinirken konuyu yine kendi bildiğim yerden bir sonuca bağlamak isterim: Yazılışları ve telaffuzları itibarıyla farklı olan “millî” ve “milli” kelimeleri arasında anlam bakımından çok daha büyük bir fark vardır. Mesela “millî toprak” bir millete ait olan vatan toprakları anlamında kullanılır. Buna mukabil “milli toprak” ince çamurlu kumdan oluşan toprak anlamına gelir. Dolayısıyla “millî” şuuru, millî ruhu; mille, çamurla karıştırmamak gerekir!