Tek Bir Taşla Kaç Kuş Vurulur?

Seyfettin Budak budakseyfettin83@gmail.com

Güne onlarca bildirimle uyanıp, gün boyu bir projeden diğerine koşturuyor, akşam olduğunda ise “Bugün ne yaptım?” sorusuna net bir yanıt veremiyorsanız, muhtemelen modern çağın en yaygın tuzaklarından birine düşmüşsünüz demektir.
Sınırsız dağınıklık…
Peki, insanlık için gerçekten iz bırakmak istiyorsak, yolumuzu aydınlatacak tek bir ışığı seçip, hayatımızın geri kalanını onun etrafında örmeye cesaret edebilir miyiz?
Bu soru bize şunu fısıldar: “İnsanlık için iz bırakmak istiyorsan, dağınık halden vazgeçip tek bir ana hedef seçip geri kalan her şeyi onun etrafında birleştirmek.”
Bu, sıradan bir verimlilik tavsiyesinden çok daha derin bir varoluşsal manifestodur. Dağınıklık sadece masamızın karışıklığı değil; zihnimizin, enerjimizin, zamanımızın ve nihayetinde kimliğimizin sayısız parçaya bölünmesidir.
Tek bir ana hedef ise, bir kara delik gibi, bu parçaları kendi merkezine çekip onlara yeni bir anlam ve yön kazandıran bir kütleçekim merkezi yaratır.
Gündelik hayatta bu dağınıklığın tezahürlerini sıkça görürüz. Bir yandan kariyerinde yükselmeye çalışan, diğer yandan mükemmel bir ebeveyn, iyi bir arkadaş, sağlıklı bir sporcu ve aynı zamanda sosyal sorumluluk projelerinde aktif bir gönüllü olmaya çalışan biri, zamanla tüm bu alanlarda buğulanmış bir cam ardından hareket eder hale gelir. Enerjisi seyrelir, etkisi sığlaşır.
Oysa tek bir “ana hedef” belirlemek – örneğin “insanlarda eleştirel düşünmeyi” veya “çocuklara bilim sevgisi aşılamak” – bu alanları birbiriyle konuşturmayı mümkün kılar.
İşiniz bu hedefe hizmet eden projeler üretir, sosyal çevreniz bu amaç için bir ağa dönüşür, okuduklarınız, izledikleriniz bu merkeze yakıt olur. Da Vinci gibi “her şey” olmaya çalışmak yerine, Michelangelo gibi “tek bir şeyi” kusursuza yakın yontmaya odaklanmak, izin kalıcılığının sırrıdır.
Tarih, derinlemesine odaklanmış isimlerle doludur:
Newton yerçekimi ve hareket yasalarına, Marie Curie radyoaktiviteye adadığı ömürleriyle, evren anlayışımızı değiştirdiler. Onların gücü, her şeyi yapabilme kapasitelerinden değil, neredeyse her şeyi bir kenara bırakarak tek bir şeye kök salma cesaretlerinden geldi.
Bilimsel veriler de bu felsefeyi destekler. Psikolojideki “odaklanmış uygulama” (deliberate practice) kavramı, uzmanlığın ancak dar, spesifik bir alanda derinlemesine ve sürekli çaba ile geldiğini gösterir.
Nörobilim ise “multitasking (aynı anda fazla işlem yapma)” efsanesini çürütür; beynimiz görevler arasında hızla geçiş yaparken performans düşer, hata oranı artar ve öğrenme yüzeysel kalır.
Kalıcı iz, geniş ama sığ bir alana değil, dar ama derin bir kanala akıtılan su gibi, en güçlü akışını yaratır. Bu odak, aynı zamanda "sinyal-gürültü oranını" lehimize çevirir.
Dünya bize sürekli sinyaller (fırsatlar, bilgiler) ve gürültü (dikkat dağıtıcılar, anlamsız talepler) gönderir. Merkezi bir hedef, mükemmel bir filtre görevi görerek, ilgili sinyalleri yakalamamızı, geri kalan her şeyi ise etkili bir şekilde görmezden gelmemizi sağlar.
Felsefi sorgulamalar ise bizi daha temel bir soruya götürür: Bu “tek hedef” kimliğimizi sınırlar mı, yoksa özgürleştirir mi?
Varoluşçuluk bize seçim yapmanın ve bu seçimle sorumluluğu üstlenmenin insan olmanın özü olduğunu söyler. Dağınıklık, seçim yapmaktan kaçmanın, dolayısıyla sorumluluktan kaçmanın bir yolu olabilir mi?
Tüm kapıları açık tutma arzusu, aslında hiçbir odanın derinliğini yaşayamama pahasına gelir. Nietzsche’nin “kendi olma” çağrısı, kendi değerlerimizi yaratıp onun etrafında bir yaşam inşa etmeyi gerektirir. Stoacılık ise kontrol edebileceğimiz tek şeyin kendi irademiz ve eylemlerimiz olduğunu hatırlatarak, dışarıdaki gürültüyü değil, içerideki pusulayı dinlemeye davet eder.
Bu bağlamda, merkezi bir hedef seçmek, özgürlüğümüzü kısıtlayan bir pranga değil, bizi anlamsız seçim denizinde boğulmaktan kurtaran bir can simididir.
Peki, bu pratikte nasıl işler?
Diyelim ki ana hedefiniz “toplumsal bir farkındalık yaratmak” olsun. İşinizde bu konuda projeler geliştirebilir, okuduklarınız bu alana odaklanabilir, boş zamanlarınızda ilgili sivil toplum kuruluşlarına destek olabilir, sosyal medya paylaşımlarınızı bile bu merkezde şekillendirebilirsiniz. Bu, hayatınızı tekdüzeleştirmek değil, tüm renklerinizi aynı resmin tonları haline getirmektir. Karşılaştığınız her yeni insan, deneyim ve bilgi, bu merkezi hedefe yakınsayarak anlam kazanır.
Başlangıç için kendinize şu üç soruyu sorun:
1) Öldüğümde insanlar benim hangi tek katkımla anılsın isterdim?
2) Hangi faaliyet beni en derinden “akış” haline sokuyor?
3) Dünyadaki hangi dar alanda, benzersiz birikimimle en keskin farkı yaratabilirim? Cevaplar, merkezinizin koordinatlarını verecektir.
Sonuç olarak, insanlık için iz bırakmak, tarihin kumlarına sayısız sığ ayak izi değil, derin bir çukur açmaktır. Bu da ancak tüm ağırlığımızla, sürekli aynı noktaya basarak mümkün olur. Bu bir fedakârlık değil, bir bütünleşme çağrısıdır.
Zamanımızın, enerjimizin ve tutkumuzun kıymetini bilerek, onları bir lens yardımıyla tek bir noktaya odaklamak, ancak o zaman yakıcı ve kalıcı bir ışık hüzmesi yaratabiliriz. Dağınık bir mum alevi elinizi ancak ısıtır, oysa aynı mum ışığı bir büyüteç altında odaklandığında ateş yakabilir.
Siz, hayatınızın dağınık parçalarını hangi ana hedefin kütleçekimi etrafında birleştireceksiniz? Cevabınız, bırakacağınız izin derinliğini belirleyecek. Bu seçimi yapma cesareti, sıradan bir varoluştan, miras bırakan bir yaşama geçişin ilk ve en önemli adımıdır.