Görünmek mi, Var Olmak mı?

Seyfettin Budak budakseyfettin83@gmail.com

Neden Anlık Hazların Gölgesinde Kalıcı Yarınları Tüketiyoruz?
İnsan neden çoğu zaman anlık zevklerin, geçici tatminlerin peşinde koşar?
Neden kalıcı olanın inşası zor gelir de, tüketimi kolay olanın cazibesine kapılırız?
Bu soru yalnızca bireysel psikolojimizin değil, aynı zamanda çağımızın toplumsal ruh halinin de merkezinde duran bir çelişkiyi gösteriyor.
Günümüz insanı, Epikür’ün “kinetik haz” dediği, hareket halindeki anlık ve dinamik tatminlerin peşinde koşuyor.
Bunun nörobiyolojik bir temeli de var. Beynimizdeki ödül sistemi, özellikle dopamin yolu, beklenmedik bir ödül karşısında harekete geçer. Evrimsel olarak bu mekanizma bizi hayatta tutuyordu. Yeni bir besin kaynağı bulduğumuzda ya da yaşamı sürdürecek bir fırsat yakaladığımızda iyi hissetmemizi sağlıyordu.
Fakat modern tüketim dünyası bu sistemi sürekli uyaran bir yapıya dönüştürdü. Sosyal medyadaki bir “beğeni”, yeni bir indirim bildirimi, bitmeyen video akışları… Hepsi beynimizin ödül sistemini hedef alıyor. Bu durum yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda toplumsal bir alışkanlık üretmektedir.
Hazların sınırını kim belirleyecek? Ölçüsü ne olacak?
Antik çağdan beri düşünürler haz ile ölçü arasındaki dengeyi sorgulamıştır. Haz kötü değildir; fakat ölçüsüz haz insanı köleleştirir. Toplumsal hayatın düzeni de zaten bu ölçü meselesine dayanır. Hukuk, ahlak ve kültür dediğimiz şeyler aslında hazların sınırını belirleme çabasıdır.
Bu noktada insanların neden sürekli görünmek ve meşhur olmak istediği sorusu da ortaya çıkar. Sosyal bilimler bu durumu “tanınma ihtiyacı” olarak açıklar. İnsan yalnızca yaşamak değil, fark edilmek ister. Tarih boyunca insanlar kabile içinde saygı görmek, toplumda yer edinmek istemiştir. Günümüzde bu ihtiyaç sosyal medya aracılığıyla görünürlük yarışına dönüşmüştür.
Artık birçok insan için var olmak ile görünmek neredeyse aynı anlamı taşımaktadır. Bir fotoğraf paylaşmak, bir düşünce yazmak ya da bir başarı göstermek çoğu zaman başkalarının onayını almak içindir. Çünkü insan psikolojisi onaylandığında güven hisseder.
Ancak anlık beğeniler kalıcı bir değer üretmez.
Tarihsel açıdan bakıldığında bu durumun ekonomiyle de ilgisi vardır. Max Weber kapitalizmin ilk dönemlerinde disiplinin, sabrın ve geleceğe yatırımın önem kazandığını anlatır. İnsanlar çalışır, biriktirir ve yarın için plan yapardı.
Günümüzde ise tüketim kültürü daha güçlü hale gelmiştir. Reklamlar sürekli aynı mesajı verir: “Şimdi yaşa, şimdi tüket, şimdi keyif al.”
Bu durum yalnızca ekonomik değil aynı zamanda kültürel bir değişimdir.
İnsan doğası ise aslında bunun tersini de bilir. Doğaya baktığımızda hayvanların bile geleceğe hazırlık yaptığını görürüz. Bir sincap kış için ceviz saklar. Kuşlar yuvalarını güvenli yerlere yapar. İnsan ise aklı olan bir varlık olmasına rağmen bazen yarını düşünmeden bugünü tüketir. Sonra hayat beklenmedik bir hastalık, bir kayıp veya ekonomik bir kriz getirdiğinde insanlar büyük bir güvensizlik ve kaygı hisseder.
Oysa hayatta “anlık tüketilen” ve “tüketilmeyen” şeyler vardır. Tüketilmeyen şeyler paylaşıldıkça artan değerlerdir: Sevgi, güven, sadakat, merhamet ve anlayış…
Bunlar insanın yalnızca düşünce dünyasını değil ruh dünyasını da dengeler. Fakat bu değerler zaman ister. Emek ve sabır ister.
Bugünün dünyasında başka bir sorun daha var o da yalnızlık…
Dijital çağda insanlar daha çok bağlantı kuruyor ama daha az bağ kuruyor.
Bir arkadaşın doğum gününü hatırlamak için hafızamızı değil telefonumuzu kullanıyoruz. Bir sevincimizi paylaşmak için yüz yüze konuşmak yerine sosyal medya hikâyeleri paylaşıyoruz. Sonra da kimlerin gördüğünü sayıyoruz.
Bu durum insanı görünür yapabilir ama her zaman mutlu yapmaz. Çünkü görünürlük ile anlam aynı şey değildir.
Bilim ve düşünce tarihi bize başka bir gerçeği de gösterir. İnsanlığın büyük başarıları anlık hazların değil, uzun süreli merakın ve sabrın ürünüdür.
Isaac Newton yerçekimi yasasını bir anda bulmadı. Yıllar süren düşünme ve çalışma sonucunda ulaştı. Bilimsel keşifler, sanat eserleri ve medeniyetler sabırla inşa edilir.
Felsefe de aynı noktaya işaret eder. Stoacı düşünür Epiktetos insanın mutluluğunun arzularını kontrol edebilmesinde olduğunu söyler. Modern psikoloji de benzer bir yaklaşım sunar. İnsan anlık dürtülerini fark etmeli fakat hayatını uzun vadeli değerlerine göre şekillendirmelidir.
Sorun haz değildir. Sorun hazların hayatın merkezine yerleşmesidir.
Bugün birçok insan yarını inşa edecek sabrı kaybediyor. Gelecek kaygısının artmasının sebeplerinden biri de budur. Çünkü yarın için bir temel atılmadığında gelecek bir umut değil, bir belirsizlik olarak görünür.
Belki de yeniden şu soruyu sormak gerekiyor:
Gerçek mutluluk anlık zevklerde mi saklıdır, yoksa sabırla inşa edilen anlamlı bir hayatın içinde mi?
Hayatın derin anlamının çoğu zaman hızlı tükettiğimiz şeylerde değil, yavaşça büyüttüğümüz değerlerde saklı olduğunu düşündüğümüzde aklımıza şu soru gelir:
Yarınımızı güçlendirmek için hangi anlık zevkten vazgeçebiliriz?