Röportaj Serisi-27: Konuk =Başak Gül Akar (İşletme)
“11 Soru 11 Cevap” röportaj serimin yirmi yedinci konuğu, Çukurova Üniversitesi Kozan İşletme Fakültesi İşletme Bölümü İşletme Anabilim Dalı’nda görev yapan Prof. Dr. Başak Gül Akar olacaktır. Sosyal, Beşeri ve İdari Bilimler temel alanında çalışmalarını sürdüren hocamız; özellikle makro iktisat, enerji ekonomisi, istihdam ve iktisat politikaları üzerine yürüttüğü akademik araştırmalarıyla dikkat çekmektedir. Yoğun akademik programına ve görevlerine rağmen röportaj teklifimi nazikçe kabul ederek bu söyleşiye katkı sunduğu için kendisine teşekkür ediyorum. Kıymetli görüşlerinin akademiyle ilgilenen gençler ve araştırmacılar için yol gösterici ve ilham verici olacağına inanıyor, hocam izninizle sorularıma geçiyorum.
Soru 1: Hocam öncelikle nasılsınız, çalışmalarınız nasıl gidiyor? Ayrıca iktisat ve işletme alanına yönelmenizde hangi akademik ve kişisel motivasyonlar etkili oldu?
Cevap 1: Merhabalar, iyiyim, teşekkür ederim. Sizler de iyisiniz, keyfiniz yerindedir inşallah. Öncelikle derslere ve hocalarıma olan sevgim ve bağlılığım etkili oldu. Ders çalışmayı ve okulu seviyor oluşum, yaşadığım süreçler zor olsa dahi pes etmememi sağladı. Ekonominin kendi hayatımdan başlayarak aslında bir kılavuz, pusula gibi bir işlevi olduğunu anlamam ile birlikte kendi içsel dönüşümümün toplumsal amaçlara nasıl hizmet ettiğini de daha iyi fark edebildim. Bu anlamda, akademik motivasyonumun temelinde, ekonomik teorilerin toplumsal refah ve bireysel iyi oluş üzerindeki somut etkilerini anlama arzusu yatmaktadır. Kariyerimin başında odaklandığım Bölgesel/Yerel Kalkınma modelleri, yerel dinamiklerin makro hedeflere nasıl entegre edilebileceğine dair merakımı şekillendirdi. Doktora sürecimde ise Post-Keynezyen iktisat perspektifiyle Türkiye ekonomisindeki ücret belirlenimi süreçlerini inceleyerek, işgücü piyasasının daha adil ve verimli işleyişine dair teorik bir zemin oluşturmayı amaçladım.
Soru 2: Makroekonomik dalgalanmalar üzerine çalışmalarınızda özellikle enflasyon, büyüme ve işsizlik arasındaki ilişkiye odaklanıyorsunuz. Türkiye ekonomisinde bu üçlü arasındaki yapısal sorunları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cevap 2: Türkiye ekonomisindeki bu üçlü yapı, genellikle üretkenlik artışından bağımsız bir büyüme döngüsü içerisindedir. Çalışmalarımda sıklıkla vurguladığım üzere, büyümenin her zaman istihdam yaratmadığı (jobless growth) bir tabloda özellikle enflasyonun yarattığı maliyet baskısı reel ücretleri aşındırmakta ve bu durum gelir dağılımını bozmaktadır. Yapısal sorun, işgücü piyasasındaki arz ve talep uyuşmazlığının yanı sıra, ekonomik büyümenin teknolojik dönüşümle yeterince desteklenememesidir. Türkiye ekonomisindeki enflasyon, büyüme ve işsizlik arasındaki yapısal sorunları akademik bir perspektifle ele alırken, 2024 ve 2025 yıllarındaki dezenflasyon süreci ile 2026 yılı hedeflerini kapsayan güncel bir çerçeve sunabiliriz. Türkiye ekonomisinin bu "üçlü" dinamiği, günümüzde sadece kısa vadeli konjonktürel dalgalanmalar değil, derin yapısal dönüşümlerin eşiğinde olan bir tablo çizmektedir. Türkiye ekonomisindeki enflasyon, büyüme ve işsizlik arasındaki yapısal tıkanıklık, temelinde üretkenlik artışına dayanmayan büyüme modelinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Fiyat istikrarının bozulmasıyla derinleşen enflasyonist süreç, sadece maliyetleri artırmakla kalmamış, aynı zamanda yatırım kararlarını zorlaştırarak büyümenin istihdam yaratma kapasitesini zayıflatmıştır; bu durum "istihdamsız büyüme" (jobless growth) olgusunu kronik hale getirirken, işgücü piyasasında özellikle kadın ve gençlerin sistem dışına itilmesine yol açmaktadır. Dolayısıyla, 2026 hedeflerine ulaşmak için uygulanacak dezenflasyon politikalarının, yalnızca parasal sıkılaşma ile sınırlı kalmayıp, işgücü piyasasının niteliğini artıracak ve büyümeyi teknolojik dönüşümle destekleyecek yapısal reformlarla bütünleşmesi, bu üçlü sarmaldan çıkışın yegâne anahtarıdır.
Soru 3: Enflasyonun kalıcılığı (inflation persistence) konusunda Türkiye örneğinde gözlemlediğiniz temel dinamikler nelerdir? Para politikası uygulamalarını bu bağlamda nasıl analiz ediyorsunuz?
Cevap 3: Enflasyonu sadece parasal bir olgu olarak değil, ücret-fiyat spirali ve beklentiler kanalıyla kemikleşen bir atalet süreci olarak görüyorum. Para politikası, fiyat istikrarını sağlarken reel sektörün ve istihdamın sürdürülebilirliğini de gözetmelidir. Akademik çıkarımlarım, dezenflasyon sürecinin başarılı olması için para politikasının, beklentileri yöneten güçlü bir kurumsal güven ve mali disiplinle desteklenmesi gerektiğini göstermektedir. Bugün karşı karşıya olduğumuz tabloyu anlamak için 'Kâr Enflasyonu' (Greedflation) olgusuna dikkat çekmek şarttır. Ambalajlı gıdadan enerjiye kadar pek çok sektörde firmaların, girdi maliyetlerindeki artışı fırsat bilerek kâr marjlarını enflasyonun çok üzerinde revize etmeleri, fiyat artışlarını kalıcı hale getiren asıl dinamiklerden biridir. Bu durum, enflasyonu bir 'ücret-fiyat' sarmalından ziyade, bir 'kâr-fiyat' sarmalına dönüştürmektedir. Para politikası bu noktada sadece faizi artırarak talebi kısmaya odaklandığında, faturayı orantısız bir şekilde sabit gelirli kesime kesmektedir. Oysa sosyal adalet odaklı bir dezenflasyon süreci, kâr marjlarının denetlenmesini ve sermaye gelirlerinin de enflasyonla mücadelede sorumluluk almasını gerektirir. Sadece işgücü piyasasını baskılayan bir sıkılaşma, toplumsal barışı ve satın alma gücünü zayıflatmaktan başka bir sonuç doğurmaz.
Bu bağlamda, Türkiye’nin bölgesel gelişmişlik farklarını göz önüne alan daha özgün bir 'Bölgesel Ücret Politikası' önerisi getiriyorum. Tek tip bir asgari ücret veya ücret politikası yerine; yaşam maliyeti, yerel üretim kapasitesi ve bölgesel enflasyon dinamikleriyle uyumlu bir model hem yerel kalkınmayı tetikleyecek hem de büyükşehirlerdeki aşırı yığılmanın yarattığı kira ve gıda enflasyonu baskısını hafifletecektir. Sonuç olarak, enflasyonla mücadele sadece teknik bir Merkez Bankası meselesi değil, bir bölüşüm savaşıdır. Sosyal adaleti savunmak, enflasyonu düşürürken düşük gelirli grupların hayat standardını koruyan, dijital finansal kapsayıcılıkla desteklenmiş ve kadın işçi kooperatifleri gibi alternatif üretim modellerini merkeze alan bir kalkınma paradigmasını zorunlu kılar. Gerçek bir dezenflasyon, sermayenin aşırı kâr iştahının dengelenmesi ve ücretlerin bölgesel gerçekliklerle sosyal adaleti gözetecek şekilde yeniden kurgulanmasıyla mümkündür.
Soru 4: Ekonomik büyüme ile istihdam arasındaki ilişkiyi (jobless growth tartışmaları çerçevesinde) Türkiye açısından nasıl yorumluyorsunuz?
Cevap 4: Türkiye ekonomisindeki büyüme, enflasyon ve işsizlik arasındaki o meşhur "üçlü sarmal", aslında sadece rakamlardan ibaret değil; toplumun kılcal damarlarına kadar uzanan yapısal bir krizin yansımasıdır. 2026 yılı hedeflerine doğru ilerlerken, bu tabloya sadece bir "ekonomi yönetimi" penceresinden değil, toplumsal vicdan ve sürdürülebilirlik merceğinden bakılmalıdır. Burada bir sıralama yapacak olursak şu başlıklar üzerinden ilerleyebiliriz:
Kâr Enflasyonu ve Gelir Dağılımı Çelişkisi: Geleneksel olarak enflasyonun suçlusu "aşırı talep" veya "ücret artışları" olarak gösterilir. Ancak Türkiye'de son yıllarda gözlemlediğimiz asıl dinamiklerden biri kâr enflasyonudur (greedflation). Sermaye ve emek perspektifinden bakıldığında, şirketlerin maliyet artışlarının çok üzerinde fiyat belirleme gücü, enflasyonun yapışkan hale gelmesine neden olurken, reel ücretlerin erimesine yol açtı. Bu noktada Adil Ücret konusuna değinmemiz gerekmektedir. Büyüme rakamları pozitif olsa bile, bu büyümeden alınan payın emeğe değil, sermayeye kayması sosyal adaleti zedeler. Adil bir ücret politikası olmadan yapılan dezenflasyon, sadece dar gelirliyi "soğutma" operasyonuna dönüşür.
İşsizlikte Toplumsal Cinsiyet ve Nitelik Sorunu: Türkiye’de işsizlik sadece bir sayı değil, bir "temsil" sorunudur. Bu noktada toplumsal cinsiyet konusu gözden kaçırılmamalıdır. Kadınların işgücüne katılım oranının düşüklüğü ve "ev içi görünmeyen emek", ekonomik potansiyelin âtıl kalmasına neden oluyor. 2026 hedeflerinde teknolojik dönüşümden bahsediyorsak, bu dönüşümün kadın istihdamını dışlaması ekonomik bir verimsizliktir. Genç işsizliği ve nitelik başlıkları ve yine bu bağlamda “ev gençleri” dediğimiz kitle yine ekonomide istihdam politikalarının odağında olmalıdır. Mezun sayısının fazlalığına rağmen sanayinin "nitelikli eleman" bulamaması, eğitim ile piyasanın kopukluğunu gösterir. Ayrıca, konu artık sadece ekonomi perspektifinden, pozitif iktisat çerçevesinden değil, daha normatif bir bakış açısıyla psikolojik ve sosyal değişkenler bir arada gözetilerek değerlendirilmelidir.
Maliye Politikaları ve Sosyal Adalet: Para politikası (faiz artırımı vb.) enflasyonla mücadelede tek başına "cerrahi bir müdahale" gibidir; ama hastanın iyileşmesi için maliye politikasının destekleyici olması şarttır. Dolaylı vs. dolaysız vergiler ile vergi yükünün büyük ölçüde tüketim üzerinden (KDV, ÖTV) alınması, az kazananla çok kazananı aynı kefeye koyar ki bu sosyal adalet ilkesine aykırıdır. Kamu harcamaları ise bütçe disiplini sağlanırken sosyal yardımların ve eğitime ayrılan payın korunması, dezenflasyon sürecinin toplumsal maliyetini azaltır.
Soru 5: Çalışmalarınızda kullandığınız ampirik yöntemler ve ekonometrik modeller hakkında bilgi verebilir misiniz? Özellikle zaman serisi analizlerinde hangi yaklaşımları tercih ediyorsunuz?
Cevap 5: Araştırmalarımda genellikle zaman serisi analizleri ve disiplinlerarası diğer ampirik modelleri tercih ediyorum. Özellikle veriye dayalı ve kanıta dayalı politika önerileri geliştirmek için bu metodolojik donanımları kullanmaktayım. Bununla birlikte, ekonometrik yaklaşımların teoriyle desteklenmemesi ve çalışmanın sadece bulgularla sınırlanarak bir tartışma ortamı oluşturulmamasını da bir eksiklik olarak görüyorum. Politika önerilerinin elde edilen bulguların değerlendirilmesi aşamasında çok ciddi katkı sunacağının anlaşılması gerekmektedir.
Soru 6: Kadın kooperatifleri üzerine yaptığınız araştırmalarda, bu yapıların yerel kalkınma ve gelir dağılımı üzerindeki etkilerine dair ulaştığınız temel bulgular nelerdir?
Cevap 6: Son dönem çalışmalarımın önemli bir kısmını kadın, kadın kooperatifleri ve sosyal-dayanışma ekonomisi oluşturmaktadır. Bu yapıların kadınların ekonomik sisteme entegrasyonunda ve gelir dağılımının iyileştirilmesinde kritik bir "doğru konumlanma" sorunu yaşadığını, ancak doğru statü ve destekle yerel kalkınmanın itici gücü olabileceğini dile getirmekteyim. Kadın kooperatifleri, sadece birer ekonomik girişim değil, aynı zamanda kadın emeğinin görünür kılınması ve sosyal dayanışma için kritik yapılardır. Ancak araştırmalarım, bu kooperatiflerin sürdürülebilirlik noktasında finansmana erişim ve pazarlama stratejilerinde zorluklar yaşadığını göstermektedir. Doğru destek mekanizmalarıyla bu yapılar yerel kalkınmanın en önemli kaldıraçlarından biri olabilir. Çalışmalarımda kadın işçi kooperatiflerini sadece bir istihdam kapısı olarak değil, sömürge sonrası iktisadi düzenin yarattığı çevre-merkez bağımlılığını kıracak bir direniş ve üretim modeli olarak ele alıyorum. Sömürge mirası olan hiyerarşik ve sömürüye dayalı üretim yapısı, en çok kadın emeğini 'görünmez' ve 'güvencesiz' kılmıştır. Kadın işçi kooperatifleri, bu mirasa karşı kolektif mülkiyet ve demokratik yönetimle cevap veren, emeğin değerini yeniden tanımlayan bir zorunluluktur. Bu yapılar, yerel kaynakların yine yerelde katma değere dönüşmesini sağlayarak ekonomik egemenliğin tabana yayılmasını sağlar.
Soru 7: Sosyal girişimcilik ve kadın emeğinin ekonomik sisteme entegrasyonu konusunda Türkiye’de hangi politika araçlarının daha etkili olacağını düşünüyorsunuz?
Cevap 7: Kadınların ekonomik sisteme entegrasyonu için "özel kredi" modellerinin ve finansal okuryazarlığın artırılmasının önemine dikkat çektiğim çalışmalarımın yanı sıra, devam eden çalışmalarımda ortaya koyduğum 'Dijital Finansal Kadın' kurgusu, kadınların geleneksel bankacılık sisteminin dışlayıcı yapısından kurtulmasını hedefleyen bir dijital ekosistem önerisidir. Dijitalleşme burada sadece bir teknoloji değil, kadın emeğinin finansal piyasalara doğrudan, aracısız ve adil bir şekilde eklemlenmesini sağlayan bir özgürleşme aracıdır. Son dönemde kaleme aldığım kitap bölümlerinde, kadın emeği, dijitalleşme ve sosyal girişimcilik arasındaki bu sıkı bağı ampirik ve teorik temellerle örüyorum ve sürdürülebilir kalkınma ile bağını bu şekilde kurarak ilerliyorum. Ayrıca yine dikkat çekilmesi gereken bir diğer konu, kadının güçlendirilmesi, görünür kılınması ve kendi keşif yolculuğunda mevcut patriyarkal (ataerkil) yapıların da ciddi bir dönüşüme ihtiyaç duyuyor olmasıdır. Bir diğer deyişle, esas değişimin ilk önce ailede başlaması gerektiği gözden kaçırılmamalıdır.
Soru 8: Enerji ekonomisi ve doğal gaz ticareti bağlamında Türkiye’nin bölgesel enerji merkezi olma potansiyelini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu durum makroekonomik dengeleri nasıl etkileyebilir?
Cevap 8: Türkiye'nin bölgesel bir enerji merkezi olma vizyonu, makroekonomik dengeler ve cari açığın azaltılması açısından hayati önemdedir. Yenilenebilir enerji yatırımlarının artırılması ve doğal gaz ticaretindeki stratejik konumu, Türkiye'nin dış ticaret dengesini iyileştirerek ekonomik büyümenin sürdürülebilirliğine katkı sağlayacaktır. "Türkiye’nin enerji ekonomisindeki potansiyelini, özellikle 'Gelecek 11' (Next Eleven-N-11) ülkeleri üzerine yürüttüğüm çalışmaların ampirik bulguları ve küresel enerji jeopolitiğindeki yeni yönelimler ışığında oldukça stratejik bir noktada görüyorum. N-11 ülkeleri üzerine yaptığım araştırmalar, bu gruptaki yükselen ekonomilerin en büyük kısıtının enerji arz güvenliği olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Türkiye, bu gruptaki diğer ülkelerden sadece bir geçiş güzergâhı olmasıyla değil, enerjiyi teknolojik katma değere dönüştürme ve lojistik bir 'hub' olma kabiliyetiyle ayrışmaktadır.
Güncel çalışmalarımda üzerinde durduğum en kritik noktalardan biri, boru hattı diplomasisinin yerini daha dinamik bir yapıya, yani LNG (Liquefied Natural Gas-Sıvılaştırılmış Doğal Gaz) ticaretine bırakıyor olmasıdır. Türkiye’nin ‘Yüzer LNG Depolama ve Yeniden Gazlaştırma Ünitesi’ yatırımları ve LNG terminal kapasitesini artırması, enerji ithalatında kaynak çeşitliliği sağlayarak bizi jeopolitik risklere karşı korumakla kalmıyor; aynı zamanda bölgesel bir fiyat belirleyici (gas hub) olma yolunda elimizi güçlendiriyor. Coğrafi konumumuz itibarıyla Türkiye, bu enerji denkleminde hem bir lojistik deha hem de potansiyel bir kaynak sahasıdır. Karadeniz'deki doğal gaz keşifleri ve Doğu Akdeniz'deki stratejik duruşumuzla, sadece başkasının gazını taşıyan bir 'köprü' değil, kendi kaynağını sisteme dahil eden ve bölgesel enerji trafiğini yöneten bir 'merkez' konumuna yükseliyoruz. Bu durum, cari açığın azaltılmasından makroekonomik istikrarın tahkim edilmesine kadar geniş bir yelpazede Türkiye'nin elini güçlendirecek yapısal bir kaldıraçtır. Nihai hedefimiz, sömürge sonrası iktisadi bağımlılık modellerini kırarak, Türkiye'nin bu yeni enerji düzeninde tam anlamıyla oyun kurucu bir aktör olarak yer almasıdır.
Soru 9: Davranışsal ekonomi perspektifinden bakıldığında, bireylerin ekonomik karar alma süreçlerinde rasyonellik varsayımının sınırlarını nasıl görüyorsunuz? Türkiye’de politika tasarımında bu yaklaşım yeterince kullanılıyor mu?
Cevap 9: Klasik iktisadın rasyonel birey varsayımı, günümüzün karmaşık sosyo-ekonomik gerçeklerini açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Davranışsal iktisat perspektifiyle yaptığım çalışmalarda ve derslerimde, psikolojik dayanıklılık ve yaşam doyumu gibi kavramların bireylerin ekonomik kararları üzerindeki etkisini vurguluyorum. Bireylerin yaşam doyumunun artması, iş yerindeki verimliliklerini ve dolayısıyla makro verimliliği de pozitif yönde etkilemektedir. Rasyonaliteyi sadece kâr maksimizasyonu olarak değil, Akerlof, Shiller, Ariely, Kahneman, Tversky, Thaler, Sunstein gibi iktisatçıların açtığı yoldan giderek 'bilişsel sınırlarımızı gözeterek toplumsal refahı ve adaleti inşa etme becerisi' olarak yeniden tanımlamalıyız. Tüketim kararlarımıza sirayet eden o 'öngörülebilir hataları' fark etmek, bizi daha adil bir bölüşüm sistemine ve vicdanlı bir iktisat paradigmasına ulaştıracak ilk adımdır. Ekonomik adaleti sorgularken şunu savunuyorum: Rasyonalite, sadece kâr veya fayda maksimizasyonu demek değildir; asıl rasyonalite, bilişsel sınırlarımızı kabul ederek, toplumsal refahı ve adaleti maksimize edecek 'dürtme'leri tasarlayabilmektir. Tüketim kararlarımızdaki ve bunun benzer yapıda yansıdığını gördüğümüz hayattaki diğer kararlarımızdaki irrasyonelliği fark ettiğimiz an, daha adil bir bölüşüm sistemi ve daha insan odaklı bir iktisat paradigması inşa etmeye de bir adım daha yaklaşmış oluruz.
Soru 10: Akademik üretkenlik, proje geliştirme ve idari görevleri birlikte yürütme sürecinde zaman yönetimini nasıl sağlıyorsunuz? Genç akademisyenlere bu konuda ne önerirsiniz?
Cevap 10: Dekan Yardımcılığı, Bölüm Başkan Yardımcılığı, çeşitli komisyon ve koordinatörlükler deki gibi bazen yoğun bir dikkat ve zaman gerektiren idari görevler ile akademik araştırmaları bir arada yürütmek, disiplinli bir planlama gerektiriyor. Genç akademisyenlere önerim, idari görevleri sistemin işleyişini anlamak için bir fırsat olarak görmeleri, ancak araştırma motivasyonlarını canlı tutacak özgün çalışma alanlarından kopmamalarıdır.
Soru 11: Son olarak, iktisat alanında lisansüstü eğitim düşünen öğrenciler için; güçlü bir araştırma altyapısı oluşturmak adına hangi teorik ve metodolojik donanımların mutlaka edinilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?
Cevap 11: Güçlü bir araştırmacı olmak için hem derinlemesine bir teori bilgisine (iktisadi düşünceler tarihi gibi) hem de güncel metodolojik araçlara (ekonometrik analizler) hâkim olmak şarttır. Ayrıca disiplinlerarası bir bakış açısı geliştirerek; psikoloji, sosyoloji, nörobilim alt dallarını ve teknolojiyi iktisadi analizlerine entegre etmeleri, onları geleceğin dünyasına daha iyi hazırlayacaktır. İktisadı sadece ekonometrik modellerden ibaret görmeyin. Bugünün kurgusal modelleri, yarının yapısal reformları olacaktır. Güçlü bir metodolojik altyapının yanına vicdanlı bir sosyal adalet perspektifi eklediğinizde, iktisat bilimini gerçek anlamda toplumsal bir faydaya dönüştürebilirsiniz. Son olarak, hangi işi yapıyor olursak olalım, hayatta başkasının yaşamına anlam katmadıkça gerçek bir insan olmanın özüne ve mesleğimizin asıl amacına uygun hareket etmiş sayılmayız. Burada en çok çocuklar, gençler, kadınlar ve emekliler ekseninden bir iktisadi perspektif sunarken doğayı, hayvanları da gözeterek Dünya'yı daha yaşanılır kılma amacımızı daima hatırlayalım.
Hocam, değerli vaktinizi ayırdığınız ve sorularıma anlamlı cevaplar vererek gösterdiğiniz ilgi için çok teşekkür ederim. Çalışmalarınızı anladığım kadarıyla büyük bir takdirle takip edeceğim. Sağlık, mutluluk ve başarı dolu bir yaşam diliyor, işlerinizde kolaylıklar temenni ediyor, saygı ve sevgilerimi sunuyorum.