Gördes'te Hoşgeldin Sohbetleri

Gülruh DEMİREL gulruhdemirel123@gmail.com

Bizim Gördes’in çok güzel bir geleneği vardır: Şehir dışına çıkıp dönen birine mutlaka “hoş geldin”e gidilir. Bu gidişin yarısı özlem, yarısı da meraktır. Kapı çalınır, içeri girilir; daha oturmadan ilk soru gelir:
“Ee, nerelerde kaldınız? Siz bu yıl leyleği uçarken gördünüz herhâlde!”
Sohbet böyle şen şakrak başlar. Ev sahibi, gezmeden getirilen şekerleri, lokumları, kolonyayı ikram eder. Ardından herkesin merakla beklediği o cümle gelir:
“E komşum… Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun, siz bize gezdiğiniz yerleri güzelce bir anlatıverin bakalım.”
Her ne kadar “yediğin içtiğin senin olsun” dense de anlatan kişi dayanamaz; hem gezdiğini hem yediğini döker ortaya. Üstelik gittiği yerde karşılaştığı tanıdıklardan da mutlaka haber getirir:
“Kapalıçarşı’da hani İstanbul’a giden Yurdacan Büke var ya, ona rast gelmeyelim mi! Bizi görünce çok sevindi. Halı mağazasında bizi ağırladı. Eve davet etti ama bizim acelemiz vardı. Rahmetli Hakkı Çimen’in oğlu Nedim Çimenler bizi bekliyordu, başka zamana dedik.”
Derken anlatma başlar…
“İstanbul’da öyle büyük pastaneler var ki… Vitrinleri insanın ağzını sulandırıyor.”
Dostlarımız bizi ertesi gün İstanbul Beyoğlu’ndaki İnci Pastanesi’ne götürdüler. Gördesli Çimen ailesi alışık oldukları tatlıları söylediler: profiterol, supangle… Biz ise isimlerine pek hâkim olamayınca,
“Hanıma profiterolü… Profesör Erol’dan getiriver. Bana da supangle… Sıpanın kuyruğu mu ne, ondan!” deyince garsonla hemşehriler arasında gülüşmeler koptu.
Eve dönene kadar yediğimiz tatlıların adını bir türlü tam söyleyemedik ama şunu söyleyebilirim: Adını telaffuz edemesek de tadı pek güzeldi.
O yıllarda “tost” dedikleri şey de bize yabancıydı. İçi peynirli ya da sucuklu, yumuşak ekmeğin makinenin arasında yağlanıp ezilmesiyle yapılan bir atıştırmalıktı. Kahvaltıda ya da dolaşırken yenirmiş. İstanbul’da, Boğaz’da bir tostçuda bizleri ağırladılar.
Gördes’te yenilmeyen ne varsa tattırmak, gezdirmek için büyük bir gayret içindeydiler. Ertesi gün Topkapı Sarayı’nı gezdik. Eskiler ne güzel miraslar bırakmış bizlere… O eşsiz saray ve içindekiler karşısında hayranlığımız katlandı.Yerebatan sarnıcı ise su ihtiyacını sağlamak için yapılmış bizlere miras kalan harika bir yapıydı.
Bir sonraki gün Sultanahmet’te yediğimiz balık ekmek öylesine lezzetliydi ki… Her gün başka bir yeri gezdik. Büyükada’ya vapurla geçip faytonla adada gezinti yaptık. En son gün Harbiye semtinde bir İskender döner kebap salonunda döner ikram ettiler. Dönerin telaffuzu da kolaydı; döndüğü için adıyla da uyumluydu. Tadı ise bir harikaydı… İnce pidenin üzerine dilimlenen etler, üstüne tavada nar gibi kızdırılmış tereyağı… Mis gibi kokusu ve “cazzz” diye çıkan sesi daha yemeden iştahımızı kabarttı.
Gezi dönüşü, hoş geldine gelen misafirlerimizin de sohbet ilerledikçe ağızları sulandı; yemekleri tatmasalar da yemiş gibi oldular.
 İstanbul’dan Gördes’e güzel anılarla, mutlu bir şekilde döndük. Onlar da Gördes'i ve  yemeklerini çok özlemişler…
Güveç, kapama, gelin kız helvası, tahinli pide bizde; onları bekliyoruz. Allah izin verir de gelirlerse ,şöyle bir Aşağı Gördes’'te ölmüşlerimizi ziyaret eder , dönüşte Fırıncı Faruk’tan güvecimizi tahinli pidemizi, Helvacı Uğur’dan gelin kız helvamızı alır, çamlıkta birlikte yeriz inşallah...
Gördes’imin yaşanmış bir gece sohbetinde bu güzel gelenekleri ve muhabbetleri anlatmaya çalıştım. Hoşgörünüze sığınarak… Gördes’imin ebediyete göçen misafirperver, güzel insanlarına rahmet diliyor; yaşamda olan tüm tanıdıklarımıza sevgilerimi iletiyorum.