Ahmet İNCE

Ahmet İNCE

gordesgazetesi@gmail.com

Zekat Faiz İlişkisi

12 Nisan 2021 - 15:01

Kur’an’da faiz ile ilgili ayetlere kafa yoranlar, şu çarpıcı uyarı ile karşılaşır. Şirkten sonra, Allah’ın kesin bir hükümle reddettiği ve affetmediği kavram faizdir. Bakara suresinde geçen ayetlerde; Allah, faizi kendisine ve resulüne karşı açılmış bir savaş olarak görüyor. İnsan için, Allah’a savaş açmaktan daha vahim ve daha zalim ne olabilir?
        Tarih boyunca bütün uyarılara rağmen, insanlık bu savaştan kaçınmamıştır.
   Günümüzde de faize dayalı ekonomik sistem devam etmektedir. Müslümanlar açısından; yaşanılan, yani geçerli olan sistem itibar görmektedir. Dolayısıyla faiz ve benzeri Kur’an hükümleri, yok farz edilmekte ve hatta mevcut düzene uymuyor diye teselli aranmaktadır.
      Kur’an’ın tefekkür boyutu iptal edildiğinden, insanlar işine yarayanı alıp, yaramayanı görmezden gelmektedir. Hatta pek çok ayeti, mevcut sisteme uydurmak için mezhep, fıkıh ve sair yollarla uygun hale getirmektedir. İslam âlimi sıfatıyla bugüne kadar, faize olumlu bakan çok sayıda isim vardır.
     Hâlbuki ilgili ayetler, tefekkür boyutuyla okunup anlaşılabilseydi, faizsiz bir ekonomik modelin, Kur’an’da nasıl yazılı olduğunu fark ederlerdi. Bugün kaç Müslüman, Allah’a karşı savaş açtığının bilincindedir?
          Allah’a savaş açan bir Müslüman olmaktan, yine Allah’a sığınırım.
       Konuyla ilgili çalışmalarımı sürdürürken, fevkalade dikkatimi çeken bir konu var. Allah Kur’an’da; faizle ilgili kesin hükümleri ortaya koyarken, zekât ve sadakayı beraberinde zikrediyor. Zekât ile faiz arasında teşbih ve hatta kıyaslama metodunu bize gösteriyor. Zekât ve sadakanın, faizle beraber zikredilmesi elbette boşuna değil.
      Bunun bir hikmetinin, yani öğretisinin olması gerekir. Bu noktada, bize düşen tefekkürdür. Zira bu öğreti, bize faizsiz bir sistemin nasıl olacağını da gösteriyor. Dikkatimi buraya çevirerek, bu ilişkiyi anlatmak istiyorum.
            Sadaka, zekât ve faiz karşılaştırmalı şu ayetleri, dikkatinize sunuyorum.
        “Mallarından sadaka al; böylece onları arındırmış olursun. Onlara sürekli destek ol, senin desteğin onları rahatlatacaktır. Her şeyi bilen ve dinleyen Allah’tır.” (Tevbe–103)
          Yukarıdaki ayet, öncesi ve sonrasında gelen ayetler okunduğunda, devlet başkanı olarak Muhammed Aleyhisselama hitap vardır. Sadakadan kastedilen, devlete verilen vergidir. Eğer vergi kutsaldır deniliyorsa, bu yönüyle olmalıdır.
            İlgili ayetlerle devam ediyorum.
      “İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz faizli borç Allah’ın yanında artmaz. Allah’ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince; mallarını kat kat arttıranlar zekât verenlerdir.” (Rum–39)
       Kur’an’ın ayetlerinden bazılarını görüp, bazılarını görmezden gelmek, Allah’ın şiddetle eleştirdiği bir tutumdur. Faiz-Zekât ilişkisinde bunu net biçimde görüyoruz:
       “Allah faizli işleri daraltır. Sadakaları arttırır. Allah ayetleri görmezlik eden suçluların hiç birisini sevmez.” (Bakara–276)
          Hz. Âdem’den itibaren, Müslümanlığın üç temel kaidesi olduğu bize bildirilmiştir. Bunlar; Allah’a iman, namaz kılmak ve zekât vermektir. (Bkz, Kasas suresi 53–54) Şüphesiz bu yüzden olmalı, zekâtla ilgili ayetlerin, namaz ibadetiyle birlikte zikredilmesinin bir anlamı vardır. Şöyle:
       “İnanıp güvenen, iyi işler yapan, namazı düzgün ve sürekli kılan ve zekâtı verenler, sahipleri katında ödülü hak ederler. Onların üzerinde bir korku olmaz, üzüntü çekmezler.” (Bakara–277)
            Benzer konudaki bir başka ayete bakalım:
         “Onlara sadece şu emredilmiştir. Doğrudan doğruya yalnız Allah’a boyun eğerek O’na kul olun. Namazı sürekli kılın ve zekâtı verin. İşte sağlam din budur.” (Beyyine–5)
         Nebimiz Muhammed Aleyhisselam, faiz konusunda şunu demiştir: “Faiz geliri çok da olsa sonu darlığa döner.” (Müsned,  cilt:1, sf: 395)
           Dolayısıyla faizin ilacı sadakadır, zekâttır. Kur’an hükümleri doğrultusunda sadaka ve zekât verilebilseydi, insanlık faiz belasına mahkûm olmaz, Allah’a karşı savaş açamazdı. İnsan darlık ve imkânsızlık yüzünden faize başvurur. İmkânı olan faiz kullanır mı? Elbette kullanmaz. Bu gibi durumlarda sadaka ya da zekat devreye girebilse, zorunluluk ortadan kalkar. Şu ayete dikkatinize sunmak istiyorum:
         “Borçlu darlık içinde ise rahatlayıncaya kadar beklemek gerekir. ALACAĞINIZI SADAKA/ZEKÂT YERİNE SAYMANIZ, SİZİN İÇİN DAHA HAYIRLIDIR.” (Bakara–280)
            Ömrü veren, nimetleri bahşeden, rızkı taksim eden Allah’tır. Rızkın az veya çok olmasına karar veren O’dur. Allah’a iman etmek, bu hakikate riayet etmek demektir. Bu yüzden; insanın benimdir dediği her şey, aslında Allah’ın bir lütfüdür. Para, altın, gümüş, mülk aslında insanın kendine ait değildir. Ya nedir? Emanettir ve insan için bir imtihan vesilesidir.
            Allah’ın emrettiği şekilde harcadın mı? Harcamadın mı? Bütün mesele buradadır. Zira Kur’an’ın hiçbir yerinde; para, altın, gümüş biriktirmekle ilgili bir hüküm yoktur. Aksine bunlarla ilgili, ateşten hüküm ve hatırlatmalar vardır.
            Dolayısıyla insan; Allah’ın verdiği nimet ve imkânları, istenilen şekilde harcamak zorundadır. Peki, ne kadar sorusu akla gelir. Kur’an’ın ifadesiyle; “İhtiyaçtan fazlasını” Bu hakikati, Kur’an şöyle bildiriyor:
            “Mallarını Allah yolunda infak edenler, toprağa bir buğday tohumu atmış gibi olurlar. O tohum yedi başak bitirir. Her bir başağında yüz dane olur. Tercihini doğru yapana Allah, kat kat fazlasını verir.. Allah’ın imkânları geniştir. O her şeyi bilir.” (Bakara–216)
            Verilen her sadaka, her zekât Allah katında başak misali, 700 çarpan etkisine kavuşur. Zira ayette geçen “nafak” kelimesi, anlamlı ve derin bir içeriğe sahiptir. Şöyle:
            “Arapçada tünele, nafak denir. İnfak, bir şeyi tünelden geçirmektir. İnfak edilen şeye nafaka denir. Kişinin kendisine, ailesine, bakımını üstlendiği kişilere ve hayra yaptığı harcama nafakadır. Hayra yapılan harcamalarda, aynı zamanda Allah’a verilen ödünçtür..” (Bkz, Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır, Ticaret ve Faiz, sf: 26)
            Netice itibarıyla ihtiyaçtan fazlasını biriktirmek, tünelde kalmak demektir. İnfak; parayı, altını, gümüşü ve diğerlerini tünelden çıkarmak anlamındadır. Sadaka bildiğimiz türden, dilenciye üç beş kuruş atmak değildir. Zekât keza öyledir. Zekât ve sadaka bir ihtiyaca karşılık verilir.
            Peki, bunun zamanı nedir? İhtiyaç olduğu vakittir. Bu konudaki şu tespiti önemsiyorum:
            “Tevbe suresi 60. ayette; malını sevdiği halde akraba, yetim, miskin ve yolculara verme meselesi ortaya konulduktan sonra, zekât meselesinin ayrıca zikredilmesi, malda zekât dışında da eda edilmesi gereken hakların olduğuna delalet etmesi içindir.
            Kur’an’ı Kerimde ‘Allah yolunda mal infak etmek’ ile ‘malı akraba, yetim, miskin ve ibn sebillere verme’nin vakti, verenin ekonomik durumu, verilen miktarın belirtilmemesinin hikmeti bundan ibarettir.
            Çünkü bu hakkı elde etmenin vakti, ihtiyacın ortaya çıktığı vakittir. Miktarı ise ihtiyacın giderileceği kadardır. Toplumun her üyesi, kendi ekonomik durumuna göre, gücünün yettiği kadarını verir.” (Enes Alimoğlu, Kitap ve Hikmet Dergisi, İslam’da Dayanışma başlıklı makale, sf: 26)
            Allah’ın koyduğu hüküm çerçevesinde; imkânı ve gücü olanlar, ihtiyaç sahiplerine yardım etmek zorundadır. Zekât ve sadaka süreklilik gerektirir. Çünkü muhtaçlığın belirli vakti yoktur. Miktarı ise verebildiğin kadardır
            Veren Allah için verdiğinin şuurunda olursa, Müslümanlar asla faize mahkûm olmaz.

Bu yazı 851 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum